Herkes Yerini Bilseydi…

Herkes Yerini Bilseydi…

Bir şehir düşünün…

Kalabalık, gürültülü, hareketli…

Ama içinde büyüyen görünmez bir eksiklik var.

Emeğin geri planda kaldığı,

bilginin değil “denk gelmenin” değer kazandığı bir şehir…

Kimseyi hedef almadan söylemek gerekir ki;

bu tabloyu anlamanın tek yolu aynaya bakmaktır.

Çünkü mesele artık kişisel değil…

Mesele, sistemin kendisi.

Bir düzen düşünün;

Demirci demir döver, terzi kumaşa hayat verir.

Ustalık dediğimiz şey, yılların birikimiyle ortaya çıkar.

Peki ya roller değişirse?

Terzinin eline çekiç verildiğinde,

demircinin önüne makas konulduğunda…

Ortaya çıkan şey ne sanat olur, ne de ustalık.

Ortaya çıkan sadece eksik, hatalı ve yarım işler olur.

Bugün yaşadığımız tam olarak budur.

Alanında uzman, yıllarını bu işe adamış insanlar kenarda beklerken;

o işin yanından bile geçmemiş kişilerin en kritik koltuklarda oturduğunu görüyoruz.

Bu bir sitem değil…

Bu bir tespit.

Ve belki de gecikmiş bir uyarı.

Çünkü mesele sadece bir kişinin yanlış yerde olması değildir.

Mesele, o yanlışın büyüyerek bir sisteme dönüşmesidir.

Bir mühendisi düşünün…

Yıllarca okumuş, emek vermiş, kendini yetiştirmiş…

Ama karşılığını alamamış.

Diğer yanda ise o alana yabancı birinin karar verici olduğu bir düzen…

Sormak gerekir:

Bu yapı ne kadar sağlıklı?

Bu düzen ne kadar sürdürülebilir?

Buradan yetkililere açık bir çağrıdır:

Kim nerede?

Hangi işi kim yapıyor?

Gerçekten ehil mi? Gerçekten yeterli mi?

Bu sorular artık ertelenemez.

Cevapları gecikmeden verilmelidir.

Çünkü bir şehir;

doğru insanların doğru yerlerde olduğu kadar güçlüdür.

Aksi halde büyümez…

Sadece kalabalıklaşır.

Ve unutulmamalıdır ki;

kalabalık olmak, güçlü olmak değildir.

Herkes yerini bilseydi…

Bugün belki de çok daha güçlü bir şehirden söz ediyor olurduk.

Ama hâlâ geç değil.

Doğruyu yerine koymak için,

önce yanlışı görmek gerekir.