Yirmi dört yıl geçmiş.
Biz bu evden gideli, kimisi uzun kimisi kısacık yirmi dört yıl. Evin beyaz boyalı demir kapısı biraz küflenmiş. Pencereleri şimdi yeniden moda. Çocukken yukarı baktığımda gökyüzü kadar uzak görünen çatısının saçakları yorgun. Elimdeki eski anahtarla kilidini zorlayarak içeri giriyorum. Burnuma küfle karışık bir rutubet kokusu vuruyor. Bu çürük kokuya rağmen içeriden tüten kömür isini de alıyorum. Duvarlara sinen odun kokusu ciğerime doluyor. Tüm eşyalar yerli yerinde. Uzun ve sancılı gecelerde gökyüzünde seyre dalan yıldızların ışıkları, evin eşiğinin üzerinde yığılmış, şakıyor. Hemen sol taraftaki elbise dolabında babamın lacivert hırkası asılı. Kokluyorum. Babam hırkayı henüz bu sabah asmış gibi… Dolabın alt gözünde terlikler… Üzerinde bir karınca yol bulmaya çalışıyor. Banyosu, mutfağı, bir küçük salonu, bir ara odası ve bir de yatak odası ile darlıktan ibaret evimizin ortasındaki, çocukken tahayyülüme boğazlardan bir boğazın köprülerden bir köprüsü diye nakşettiğim koridoru üç adımda geçiyorum. “Abdestlik” dediğimiz lavabonun kıyısında yeşil bir sabun adeta zarif bir mermere dönmüş artık. Hemen ardımda bu kez mutfak var. Bakır tabaklar, gümüş bir tepsi, sergen dolabı, çaydanlık, bardaklar… Tezgâhın üzerindeki bulaşık süngeri, evvel annemin ahir hepimizin ömür nişanı gibi duruyor. Muazzam bir cüretle oturma odasına giriyorum. Duvarda üzerlik otlarından, şimdi kimin yaptığını hatırlamadığım ancak el yapımı olduğuna emin olduğum örgü asılı. Yanındaki çerçevede ilişmiş fotoğrafta mavi kazaklı, sarı saçlı ben… Resimde annem ve babam birer kollarına alıp beni ortalarına oturtmuşlar… Komodinin altındaki teybe uzanıyorum. Hemen kenarındaki ahşap kutunun içinde babamın kasetleri: Neşet Ertaş, Mehmet Erenler, Orhan Gencebay, Ahmet Özhan, Emel Sayın… Parmak uçlarımı kasetlere sürüyorum. Kollarımdan göğsüme, oradan da burnuma bir sızı yayılıyor. O lahza gözüme içerideki sehpanın üzerinde kalmış bir defter takılıyor. Benim defterim. Hızlıca oraya geçiyorum. Defteri açıyorum. Resimler çizmişim daha çok. Mavi gökyüzü, araba, bahçe, bahçede çiçekler, ev, evin kenarından giden bir dere… Ev, tek katlı. Sayfaları çeviriyorum. Neredeyse hep aynı resim. Sadece çiçeklerin rengi değişmiş. Resimlerden birinde bir detay ilgimi çekiyor: Bir mezar var. “acaba kim ölmüş?” diye geçiyor içimden. Komşunun kızı Firuze geliyor aklıma. Onun babası ölmüştü, çok ağlamıştık. Hatırlıyorum. “Galiba Firuze’nin babasının mezarı” diye düşünüyorum. Defteri kapatıyorum ama elimden bırakmıyorum. Sırtımdaki çantaya koyuyorum usulca. Evin içinde gezmeye devam ediyorum. Eski vitrinin üzerinde Kur’an-ı Kerim duruyor. Vişne rengi kaplı, sarı yapraklı… Dedemin “Korkmadan, muhabbetle okşa Kitab’ı. Çarpmaz, o da seni sarar” deyişini anımsıyorum bu kez. Öyle bir hâlde elime alıyorum, öpüyorum, kokluyorum. O vakitlerde dedemin yanında aldığım defne kokusunu yine duyuyorum. Yekten ağlamaya başlıyorum. Sarsılarak ağlıyorum. Neden ağladığımı bilmeden fakat çok hakiki ağlıyorum. Ağlamadığım ne varsa her şeye ağlıyor gibi ağlıyorum. Kırk yıldır asılı duran tüm suallerin cevaplarını affedip her bir suali zindandan azat eder gibi ağlıyorum. Hiç bitmeyecek gibi geçen uzun karanlık gecelerin şafağında okunan sabah ezanları selameti çöküyor üzerime şimdi. Hareketlerim hızlanıyor. Bakışlarım telaşlı, birinin evine girmiş hırsız tedirginliği peydah oluyor gözlerimde. Tereddüt, ömrümün batın çanağından zahir olup taşıyor odanın ortasına. Sadrımdan boca ediyorum kilimin hasret nakışlarının bitiştiği en afili yerine! Hz. Kitâb’ı yerine koyacakken, vazgeçip çantamın üst kısmına yerleştiriyorum. Belimden aşağı gelmeyeceğinden emin olarak çantayı tekrar sırtıma takıyorum. Hızlıca yatak odasına doğru yürüyorum. Odaya sadece bir bakıyorum ve çıkıyorum. Hâlen çocukluğumdaki mahrem haddimin tedirginliğini duyduğumu hissediyorum. Cümle kapısından çıkıyorum, eşiği geçip kapının kilidini mutmain bir hâlde kilitleyip hızla o eski evimizden uzaklaşıyorum. Caddedeki durakta semt minibüsünün hareket etmek üzere olduğunu fark ediyorum. El sallayıp minibüsü durduruyorum. Minibüse biniyorum. Hareket ediyoruz. Bir anda manasız geliyor caddeler, sokaklar. Birkaç saatliğine unuttuğum bugüne yeniden hatırlıyorum. Dün ayna oluyor lahzama esasen. Hatırladığım “bugün”, eve girince unuttuğum “bugün” değil, görüyorum. Kitab’daki defne kokusu nereden geldi bilmiyorum, babamın lacivert hırkası nasıl öyle kaldı düşünmüyorum. Minibüsün radyosundan bir saz sesi yükseliyor, Neşet Ertaş söylüyor: “Seher vakti çaldım yârin kapısını aman… Baktım yâr’in kapıları sürmeli aman…” Şoför söze giriyor, yanındaki koltukta oturan gence anlatıyor: “Bak burada ‘yâr’ dediği ne biliyon mu sen? Burada ‘yâr’ dediği Hakk! Sabah duaya durmuş usta, anladın mı?”
Komşu kızı Firuze’yi hatırlıyorum yine. “Sabah namazlarına kalkıyorum hep. Babamı görüyorum sanki. Namaz kıldıktan sonra günün ağarmasını beklerken, uykuyla uyanıklık arası koltukta yaslanıp onunla konuşuyor gibi oluyorum” deyişleri düşüyor kulağıma…
Bir Fatiha okuyorum, o gün resmini çizdiğim mezara ve dahi resimlere girmemiş tüm mezarlara…