Borcun Bedeli Kandı: Çanakkale’nin Unutulmayan Hakikati
Çanakkale…
Bu isim sadece tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir cephe değildir. Çanakkale, bir milletin varlık mücadelesinin, inancının ve fedakârlığının ete kemiğe büründüğü kutlu bir direnişin adıdır.
Bugün ne yazık ki bu destanı sıradan bir savaş gibi göstermeye çalışan, Çanakkale ruhunu küçümseyen, tarih bilincinden uzak söylemlerle zihinleri bulandırmaya çalışan kişiler hâlâ karşımıza çıkabiliyor. Oysa Çanakkale, kelimelerle değil, canla ve kanla yazılmış bir hakikattir. Ve bu hakikat, tarihin en sert ve en sarsıcı cevabını çoktan vermiştir.
Yıl 1915…
Çanakkale cephesinde ölüm ile yaşam arasındaki çizgi her geçen gün daha da incelmektedir.
Vefa Lisesi’nin saygın öğretmenlerinden Ahmet Rıfkı Bey, her zamanki gibi ders vermek için sınıfa girer. Öğrencilerine selam verir. Ancak bu kez sınıfta derin bir sessizlik hâkimdir. Selamı karşılıksız kalır.
Şaşkınlıkla sorar:
“Evlatlar, hayırdır?”
Arka sıralardan bir öğrenci ayağa kalkar. Sesinde saygı vardır, fakat içinde taşıdığı sitem yüreklere dokunur:
“Hocam, mahallede eli silah tutan herkes Çanakkale’ye koştu. Biz yaşımız tutmuyor diye gidemiyoruz. Ama siz hâlâ buradasınız. Eğer vatan giderse, aldığımız eğitimin ne anlamı kalır?”
Bu sözler Ahmet Rıfkı Bey’in kalbine saplanan en ağır yük olur. Bir öğretmen olarak yetiştirdiği gençlerin bu vicdan muhasebesi karşısında sessiz kalamaz. O an kararını verir. Görevinden ayrılmak için dilekçesini yazar ve Çanakkale’ye gitmeye hazırlanır.
Ancak geride bırakacağı bir emanet vardır:
Yaşlı ve hasta annesi…
Evdeki tüm birikimini alarak mahalle bakkalı Selahattin Adil Efendi’nin dükkânına gider. Cebindeki son parasını uzatır ve şöyle der:
“Selahattin Amca… Allah’ın izniyle vatanın kalbine saplanan hançeri sökmeye gidiyorum. Tüm varlığım bu kadardır. Senden ricam, anamı darda bırakmamandır. Eğer dönersem borcumu öderim.”
Helalleşirler…
Bir evlat, vatan uğruna yola çıkar. Ardında bir anne duası, bir mahalle hatırası ve bir milletin kaderine yazılacak kahramanlık bırakır.
Ahmet Rıfkı Bey, Mayıs ayında ulaştığı Çanakkale’de farklı cephelerde büyük bir cesaretle savaşır. Fakat yılın sonuna doğru şehadet haberi gelir. Annesi Ayşe Hanım, acısını içine gömen metanetli Anadolu kadınlarından biridir.
Bir gün dua ederken oğlunun bakkala olan borcu aklına düşer. Hemen dükkâna gider ve ağır bir hüzünle konuşur:
“Selahattin Efendi… Oğlum Çanakkale’de şehit düştü. Üzerinden çıkan eşyalar ve verilen yardım bana ulaştı. Veresiye defterini çıkar da borcumuzu ödeyelim. Evladım borçlu gitmesin.”
Selahattin Efendi derin bir sessizlikle cevap verir:
“Teyze… Sen okuyamazsın. Yanına bilen birini al da öyle gel.”
Ayşe Hanım komşunun kızı Gülşah’ı yanına alarak tekrar dükkâna gelir. Selahattin Efendi titreyen elleriyle veresiye defterini açar. Gülşah okumaya başlar… Ancak birkaç satır sonra sesi boğazında düğümlenir ve gözyaşlarına hâkim olamaz.
Çünkü defterde Ahmet Rıfkı Bey’in borcu kırmızı kalemle çizilmiş ve şu cümle yazılmıştır:
“Bu hesap Ahmet Rıfkı’nın helal kanıyla ödenmiştir.”
İşte Çanakkale’nin özü budur…
Sadece top mermilerinin, süngülerin, siperde verilen mücadelenin hikâyesi değildir. Aynı zamanda vicdanın, insanlığın ve vatan sevgisinin zirveye ulaştığı bir destandır.
1915-1916 eğitim döneminde, o zamanki adıyla Vefa Sultanisi’nin son sınıf öğrencileri erken mezun edilir. Öğretmenleriyle birlikte gönüllü olarak cepheye koşarlar. Okul bahçesinde asker üniformalarıyla toplanır, marşlar söyleyerek Şehzadebaşı’na yürürler.
Halk onları dualarla, gözyaşlarıyla uğurlar.
Ne yazık ki bu gençlerin büyük çoğunluğu, İstanbul Erkek Lisesi, Kabataş Lisesi ve Galatasaray Lisesi öğrencileri gibi şehadet mertebesine ulaşır. O kadar ağır kayıplar verilir ki Vefa Sultanisi yıllarca mezun veremez.
Bugün bu topraklarda özgürce yaşayabiliyorsak…
Bayrağımız göklerde dalgalanıyorsa…
Bu millet hâlâ dimdik ayaktaysa…
Bilmeliyiz ki bu kazanımlar sözle değil, bedelle elde edilmiştir.
O bedel…
Canla ödenmiştir.
Kanla mühürlenmiştir.
İmanla korunmuştur.
Çanakkale’yi sıradanlaştırmaya çalışanlar, bu fedakârlığın büyüklüğünü kavrayamayanlardır. Ancak tarih, gerçeği hiçbir zaman saklamaz. Bu millet, gerektiğinde öğretmenini, öğrencisini, gencecik evlatlarını gözünü kırpmadan vatan uğruna feda etmiştir.
Bizlere düşen görev ise bu mirası sadece anmak değil, anlamak…
Sadece hatırlamak değil, yaşatmak…
Ve bu kutsal emanete layık bir nesil bırakmaktır.
Aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla anıyoruz.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.