11 ilde FETÖ operasyonu

Gaziantep merkezli 11 ilde, FETÖ'nün 2009'daki komiser yardımcılığına geçiş sınavının sorularının örgüt üyelerine verilmesine yönelik soruşturmada gözaltına alınan 21 şüpheliden 7'si tutuklandı.

11 ilde FETÖ operasyonu

11 ilde FETÖ operasyonu

Gaziantep merkezli 11 ilde, FETÖ'nün 2009'daki komiser yardımcılığına geçiş sınavının sorularının örgüt üyelerine verilmesine yönelik soruşturmada gözaltına alınan 21 şüpheliden 7'si tutuklandı.

22 Şubat 2020 Cumartesi 14:37

Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığınca örgütün komiser yardımcılığı sorularının ele geçirilip örgüt içindeki bağlılığı tam olan üyelere "polis imamlar" aracılığıyla cevaplarıyla birlikte sınavdan önce teslim edilmesiyle ilgili başlatılan soruşturma kapsamında yakalanan 22 şüpheliden 21'inin emniyetteki işlemleri tamamlandı.

İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerince, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Hatay, Adana, Düzce, Mardin, Şanlıurfa, Elazığ, Bingöl ve Bolu'da düzenlenen operasyonda gözaltına alınan şüpheliler adliyeye sevk edildi.

Nöbetçi sulh ceza hakimliğine çıkarılan zanlılardan 7'si tutuklandı, 14'ü adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Bir şüphelinin emniyetteki işlemleri devam ediyor, firari 2 şüpheli aranıyor.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Akcan yıldız 5 ay önce

Eğitimin kötü olup dersanelere ihtiyaç duyulan sistemlerde dersaneler arası ticari rekabette kaçınılmaz olarak gelinecek nokta şüphe,şaibe, içsel bilgiye erişim, etik ve yasa dışıliktir. Her sınav türü ve döneminde benzer konular toplumu yormaktadır. Özkaya Çözüm başta hukuk olmak üzere tüm eğitim alanlarında köklü düzenlemeler ve dersanelerin kapatılmasıdır. Ali Fethi Yılmaz yazdı 04.03.2019 Tıpta Uzmanlık Sınavı sonrasında ÖSYM’nin soruları ve cevap anahtarını yayımlamadan önce sınav soruları sosyal medyada yer aldı. 24 Şubat 2019 Pazar günü Ankara'da gerçekleşen Tıpta Uzmanlık Sınavı öncesinde soruların Whatsapp gruplarında paylaşıldığı iddia edilirken, TUS sorularının çalındığı tartışmaları gündeme gelmişti.Sınav sorularının çalındığı iddiaları üzerine ÖSYM açıklama yaptı. TUS soruları ve cevap anahtarının çalındığı iddialarının odağındaki TUSDATA isimli dershane de konuyla ilgili açıklama yaptı. TUS’a giren doktorların Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne yaptıkları şikayetler ve söyledikleri, “sınav soruları çalındı mı” sorularını kuvvetlendirdi. Sınava giren bir doktor konuyla ilgili, "Bugün TUS dershanesine gitmeden başarı elde etmek çok zor” dedikten sonra, “Sızıntı iddiasının odağındaki TUS dershanesinin sınav öncesi 50 kişilik özel gizli grup oluşturduğunu ileri sürülüyor. Sınav soruları derece yapmaları için bu özel gruba verildi iddiası var. Bir de yüzde 98 soru tutturma, çıkan tüm sorulara referans spot bilgi paylaşımı sızıntı ihtimalini kuvvetlendiriyor. Binlerce tıp doktorunun emeğinin çalınmasına sessiz kalınmamalı” iddialarında bulunmuştu. Konuyla ilgili sosyal medyada ve farklı mecralarda da iddialar dile getirilmesi üzerine, TUSDATA sınava giren hocalarının soruları ezberledigini ifade etmişti. CİMER’e yapılan şikayete ÖSYM Hukuk Müşavirliği avukat yanıt vermişti. ÖSYM açıklamasında, TUSDATA’nın “soruları ezberledik” şeklindeki açıklamasına yer verdi ve sorular ÖSYM'den iki gün erken açıklandığı için telif hakkı konusunda yasal işlem başlatılacağı ifade edildi. ÖSYM Başkanlığı Hukuk Müşavirliği CİMER’e yapılan şikayete şöyle yanıt vermişti: ÖSYM tarafından gerçekleştirilen sınavlarda, sınavlara giren bazı adaylarca sınav esnasında sorular ezberlenerek (bazen farklı adaylarca sınav esnasında ezberlenen sorular sınavdan sonra bir araya getirilerek) sınav sonrasında facebook, twitter, instagram, whatsapp, youtube gibi sosyal medya platformları üzerinden paylaşılabilmektedir. Orijnaline en yakın şekilde çıkartarak soruları sınav bittikten sonra whatsapp üzerinden paylaştıkları açıkça ifade edilmiştir. Afyon Telif hakkı Başkanlığımıza ait olan sınav soru ve cevaplarının 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa aykırı olarak Başkanlığımızın yazılı izni olmaksızın yayınlanması suç olduğundan sınav sonrasında soruları izinsiz yayınlayan kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulmakta ve aynı zamanda erişimin engellenmesi kararı verilmesi, Sulh Ceza Mahkemesi Hakimliğinden talep edilmektedir.ilgili kişi ve kurumlar hakkında gerekli yasal işlemler başlatılmıştır.” 2019-TUS sorularının sızdırıldığı iddiaların merkezinde olan TUSDATA’nın sahibi Uzman Doktor Sami Selçukbiricik’in bağlantıları da dikkat çekiyor. Uz. Dr. Sami Selçuk Biricik, kurucu olmasının yanı sıra, çeşitli illerde yapılan TUSDATA seminerlerine konuşmacı olarak katılıyor ve DUSDATA sitesinde yazarlık yapıyor İstanbul’da İskenderpaşa Cemaati’nin lideri Muhammed Nureddin Coşan’ın vakfettiği “Asfa Eğitim Vakfı" yönetim kurulunda, TUS sorularını sızdırdığı öne sürülen TUSDATA’nın kurucusu Uz.Dr.Sami Selçukbiricik’in adı da geçiyor. Uzm.Dr. Sami Selçukbiricik, Özel Asfa Ferda Koleji Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. Türkiye geçmişte ÖSYM sınav hırsızlıklarıni geçmişte çok yaşadı. Dün FETÖ’nün yaptığı sınav hırsızlıklarının sonucunda Türkiye hala bedel öderken bugün devlete yerleştirilen başka cemaatler üzerinden yine aynı iddiaların konuşulması “Ne zaman ders alacağız” sorularını da beraberinde getiriyor.Fethi Yılmaz Burhan Odatv.com

Avatar
Deniz Şener 4 ay önce

Geç kalmış bir itiraf
Yazar Ahmet Dönmez - 01/03/2020
Bu yazıyı hazırladığım şu esnada bile nice insanlar haksız yere ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Geçmişini çok iyi bildiğim, karakterinden, kabiliyetinden ve zekâsından zerre kadar şüphe duymadığım kişiler, soru çalma suçlamasından aklanmaya çalışıyor.
Neden?
Hem hasetle dolu konu-komşu, akrabanın “Olsa olsa…” diyerek başarılı gençleri ‘ihbar’ etmesi hem devletin at ile it izini ayırmadan bir işgal ordusu gibi hareket etmesi hem de zamanında cemaatin belli alanlarda bu iğrenç yola tevessül etmiş olması nedeniyle binlerce temiz insan lekelenmiş durumda.
Cemaat kadrolarının genelinin ne kadar iyi eğitimli, ne kadar zeki ve düzgün insanlardan oluştuğunu, bugün en keskin muarızları bile kabul ediyor aslında.
Hele o kadrolar olmaksızın geçen bu 5-6 yıldan sonra, bu hakikat biraz daha iyi anlaşılmış durumda.
Cemaatten hiç hazzetmeyen, bunu her fırsatta dile getiren bir emekli subay tanıdığım geçenlerde dedi ki, “Bunlara baktıktan sonra diyorum ki yine cemaatteki çocuklar çok iyiymiş. Hem daha dürüstlerdi hem de daha kabiliyetlilerdi. Bunlar hepten paçoz çıktı.”
Aynı şekilde onyıllardır yurtdışında uluslararası ticaret yapan ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dostum, “Sana bir şey diyeyim mi, Türkiye’nin dışarıya bakan kurumlarının neredeyse hiçbirinde doğru düzgün muhatap olacak adam kalmadı. Bunu sadece bizler değil, yabancılar da söylüyor. Kalite yerlerde. Dil bilmeyen, konuşmasını bilmeyen, oturma kalkma bilmeyen insanlarla doldu her yer. Yabancı muhataplarımız da bundan muzdarip.” dedi. Bu şikâyetleri, özellikle cemaat kadrolarının farkını anlatabilmek için dile getiriyordu.
Bundan dolayı devletin bir şekilde bazı KHK’lılara yeniden kapıyı açmaya mecbur kalacağını söyleyenlerin sayısı artıyor.
Mesela Hava Kuvvetleri’nde yıllardır kullanılan İngilizce eğitim ve talimnamelerin dil bilmeyen yeni subaylar yüzünden Türkçe’ye çevrilip dağıtıldığını okumuştuk.
Eski Genelkurmay İstihbarat başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Youtube’daki Neyin Nesi TV’de yaptığı açıklamada, cemaat kadroları için şu itiraflarda bulunmuştu: “Bu çocuklar tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Yani zeki, ‘emredersiniz’ diyor, çok fazla eleştirmiyor, her türlü görevi yapıyor… Yani tam böyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TSK komuta kademesinin aradığı konuları tespit etmişler ve bunları o şekilde sundukları zaman bunların FETÖ’cü olarak bilinmelerine gerek yok ama bunların hepsi öyle bir gelmişler ki şeye, aranan adam olmuşlar. Bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar, yani bana da deseler şimdi ‘Kimleri seçeceksin?’ diye, onlardan seçerim. Çünkü bunlar hem zeki hem işte master yapmış, doktora yapmış, birkaç yabancı dil biliyor, bir kaç yerde çalışmış, Doğu’da Güneydoğu’da güzel görevler yapmış. Şimdi bu adamlar ister istemez komuta kademesi tarafından, en küçüğünden en büyüğüne kadar, seçilip çalışılmak istenen adamlar.”
Fanatikler hariç bunu artık herkes kabul ediyor.
Doğal olarak cemaatçi diye tutuklanan Harbiyeli gençlerin cezaevinden girdiği sınavları derece ile kazanması karşısında, “Hani bu çocuklar soru çalarak askeri okula girmişti?” şeklinde tepki gösterenler de haklı durumda.
Çünkü gerçekten de bu Hareket içerisindeki gençlerin ezici bir çoğunluğu sınav sorularının verilmesine ihtiyaç duymayacak zekâvette ve donanımda.
Bu girişi, şu soruya cevap aramak için yaptım: “Peki öyleyse cemaat neden sınav sorularını kendi seçtiği öğrencilere veriyordu?”
Evet, cemaat.
Yine hemen bir öfke kabarması olacak şimdi, biliyorum.
“Neden cemaat diyorsun? Belki soruları münferiden çalan veya etrafına dağıtan bazı ahlaksızlar olabilir, neden cemaatin geneline çamur atıyorsun?” diyenler olacaktır.
Olsun. Bu cümleyi bilerek kurdum. Çünkü biliyorum ki bu bir ‘cemaat’ organizasyonuydu. Daha doğrusu cemaatin içinde ayrı bir cemaat olan ve kimseye hesap vermeyen karanlık birimlerin organizasyonu. Soru verme de orada sistematik olarak yapılan bir uygulamaydı.
Cemaatin yüzde doksanının bunları bilmiyor oluşu, yeni yeni öğrenmeye başlayışı veya duyduğunda inanamayışı, bu işin yapılmadığının kanıtı değildir. Cemaatin dual yapısının kanıtıdır. Küçük ama çekirdeği teşkil eden, Hareket’in geri kalanından ayrışmış, bambaşka gündemleri olan ve yapıp ettiklerini en başta da cemaatin bu geri kalan diğer büyük parçasından gizleyen bir başka yapılanmanın kanıtı…
Kesin konuşuyorum, evet.
Çünkü ‘soru çalma’ iddiaları gerçek, biliyorum.
Bilen başka binlerce insan gibi…
Geç de olsa öğrendim.
Daha önce ilk duyduğumda ben de bunu bir kaç düzdânenin marifeti sanmıştım.
Peki beni bugün bunun sistematik bir irtikap olduğu noktasına ne getirdi?
Anlatayım.
15 Temmuz sonrasında büyük bir sorgulama başladı ve geçmişte susan bir çok kişi yaşadıklarını anlatmaya başladı.
Hem “Soruları aldım” diyen hem de “Soruları verdim” diyen onlarca isimle konuştum. Dinlediklerimin doğruluğunu farklı kaynaklardan teyid ettim.
Şimdi bunlardan bazılarını paylaşıp yukarıdaki soruya geri döneceğim. Yani “Neden?” sorusuna… Bu sınavlara giren şahısların hemen tamamı zaten kendi başlarına da üstesinden gelebilecekken, soruları almaya hiç ihtiyaçları yokken neden birileri önlerine bu soruları koydular
Asıl tartışılması gereken nokta bence burası.
Müstear adı Kerem…
Yıllarca mahrem hizmetlerde bulunmuş, hapse girmeden yurtdışına çıkmış, 30’lu yaşlarda bir cemaat gönüllüsü.
Bana diyor ki, “Sizce neden hususi arkadaşlardan bu kadar çok itirafçı çıktı, hiç düşündünüz mü?”
Genel itibariyle etkin pişmanlıktan yararlanan sayısı 20 bin civarında bu arada. Bunlardan kaçı “hususi hizmetler”den bilmiyorum. Ama kendi okuduğum dosyalardan bile sayının epey kabarık olduğunu görebiliyorum.
Tamam ama… Bu sorunun cevabı işkence değil mi?
Bilhassa bu mahrem yapılanma içerisinde yer aldığı tespit edilenlere çok ciddi işkenceler yapıldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kaçırılanlar, bir daha kendisinden haber alınamayanlar var.
Kerem, “Evet, bu doğru. Fakat hakikatin tamamı değil.” diyor. “Bazı ifadelere bakın, bunu anlarsınız.” dedikten sonra kendi cevabını şöyle veriyor: “Çünkü sisteme inancını yitiren çok sayıda arkadaş vardı. Özellikle son yıllarda işin çivisi iyice çıkmıştı. ‘Biz ne yapıyoruz?’ diye soran, vicdan azabı çeken, ‘mutlaka fetvası verilmiştir’ diye cevap aldığında tam tatmin olamayan, akşam kafasını yastığa koyduğunda içinde bir burukluk hisseden ve hep ‘Ben Hocaefendi’den daha iyi bilecek değilim ya! Vardır bir hikmeti.’ diyerek kendini teselli eden bu arkadaşların çoğu, 15 Temmuz’dan sonra dağıldı. Çünkü ‘Meğer bir hikmet yokmuş’ demeye başladılar. O yüzden önemli bir kısmı gidip itirafçı oldu.”
Kerem’in kastettiği vicdan azabı veren bu işler arasında soru verme de vardı.
“Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.” diyor.
Peki sorular nasıl veriliyordu?
Müstear adı Polat…
Bu kısmını da ondan dinleyelim: “15 Temmuz olduğunda 23 yıldır Hizmet Hareketi’nde, 11 yıldır da hususi hizmetlerde bulunuyordum. Bu soru çalma meselesi…Yüzde yüz canım! Ben kendim kaç tane öğrenciye verdim. Bilmesem, içinde olmasam ben de komplo teorisi derim. Konduramam. Ama maalesef bu var. İsmi bile var bu işin: ‘Fetih okuma’. Sınav sorularını vermenin şifreli adı ‘Fetih okuma’dır. ‘Bu arkadaşa Fetih okunacak mı? Bu arkadaş Fetih okudu mu?’ diye tedbirli söylenir. Bunun anlamı, sorular verildi mi, demektir. Fakat bunun için bazı şartlar vardır. Herkese ‘Fetih okutulmaz’. Beş beşlik, güvenilir olması lazım. Onun da kriterleri vardır. Bu kriterleri karşılamıyorsa verilmez. Sadece bu da yetmez. Bir de ilgili atama için o arkadaşın uygun görülmüş olması gerekir. Çünkü bizim bir kariyer planlamamız vardır. Eğer arkadaş için yapılan planlama o sınava girmesini gerektiriyorsa ve de yüzde yüz güvenilir bir arkadaşsa o zaman sorular verilir. Bunu, o birimlerdeki herkes bilir. Yukarıdan geldiği söylenir ve sen de zaten onu bilerek yaparsın.”

Polat, işleyen sistemle ilgili şu tür detaylar veriyor: “Ben kendi baktığım birim için söyleyeyim. Mesela kurum içi sınavlar oluyor. Terfi sınavları. Arkadaşlardan uygun gördüğümüze diyoruz ki, ‘Bu sınava başvur. Şu şu kitapları al, şu testleri al, çalış’. Bunu söylerken işyerinde çalışması özellikle vurgulanır. Böylece herkes onu çalışırken görür. O sınava gireceğini herkes bilir. Hiç bir zaman kişiye, ‘Sana soru vereceğiz, rahat ol, sıkıntı yok’ demeyiz. Arkadaş zaten sınava hazırlanır. Sınava bir veya iki gün kala Fetih okuma olayı gerçekleşir. Sorular bize yukarıdan dijital ortamda gelir. Diyelim ki 100 soruluk sınav; A paketinde 70 tane soru, B paketinde 70 soru, C paketinde 70 soru var ama bunlar aynı 70 soru değil. Birbirinden farklı 70 soru, ki aynı şıkları işaretlemeleri tedbirsizlik olur. Fetih okunmadan önce bir yemin metni vardı, onu okutuyorduk. Kuran-ı Kerim’i getiriyoruz, çocuk abdestli bir şekilde geliyor ve yemin metnini biz söylüyoruz, arkadaş tekrarlıyor. Bunu en yakınları dahil kimseye söylememesi için… Sonra dijital ortamda sorular verilir. Kağıt kalem kullanmak yasaktır. Arkadaş iki-üç saat bilgisayar ortamında sorulara ve cevaplarına bakar. Bu ya bizim evimizde olur ya da onun. Tabi ki sınavda başarılı olur. Yüz sorudan yetmiş tanesi moda-mod sorudur. 10 tane, 15 tane de kendisi yapsa başarılı bir şekilde sınavı kazanır. 100 sorunun hepsi verilmez. Çünkü hepsini doğru yapar, bu da tedbir açısından sıkıntı doğurur. Zaten baraj 70’tir. Belki sorular verilmese de arkadaş kazanacak ama riske edilmiyordu. Diyelim ki oraya 30 kişi alınacaksa 30’unun da bizden olması isteniyordu. Buna göre kariyer planlamaları yapılıyordu. Diyelim ki o sınava üç kere girme hakkı var ve arkadaşın bu üçüncü girişi ise riske edilmek istenmiyordu. Genelde yukarıdan bunlar ayarlanıyordu. Kimin sınava son giriş hakkı, kimin yaş haddi vesaire hep bakılıyordu. 17 Aralık sürecinden sonra sorular dijital gelmemeye başladı.”

Peki bu sorular nereden geliyordu?

Polat, “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS, YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” cevabını veriyor.

****

Şunu belirtmem gerekir ki Polat, etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim.

“Bana itirafçı/iftiracı diyecekler biliyorum. Evet, itiraflarda bulundum. Çünkü yaptıklarımdan çok pişmanım. Ama söylediklerimde tek bir tane yalan yok.” diye vurguluyor ve bir çağrı yapıyor: “Kod adımdan kim olduğumu bilmesi gerekenler biliyor. Benim birimimde adı geçen herkesle yüzleşmeye hazırım. Özellikle de benim bağlı bulunduğum, hiyerarşik olarak üstümde yer alan ve kamuoyunun yakından tanıdığı, molla olarak, Hocaefendi’nin talebesi olarak bildiği, yazar olarak bildiği abilerle yüzleşmeye hazırım. İsterseniz sizin Youtube kanalınızda canlı yayında kendileri ile bunları konuşup tek tek, cümle cümle yüzleşebilirim.” ifadelerini kullanıyor. Bu noktada bir kaç isim de sayıyor. Ancak ben bu isimleri burada yazmayı uygun görmüyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim; aralarındaki ilişkiyi teyid ettim. Ayrıca ‘Fetih okuma’ da dahil olmak üzere Polat’ın anlattığı hiç bir şeye kimse ‘yalan’ diyemedi.

****

Polat ise “Bizim yatacak yerimiz yok.” ifadesini kullandıktan sonra şöyle devam ediyor: “Hizmet içerisinde beni vicdanen en çok rahatsız eden şey bu. Biz Hizmet içerisinde bir paralel yapıydık. Paralel Hizmet’tik biz. Bu tarz faaliyeleri bir esnaf, bir ev hanımı, bir öğretmen arkadaş veya yurtdışındaki safiyane bir arkadaş bilmez. Duysa da inanmıyor bile. Fakat benim anlattıklarım birebir gerçek. Bunları ben yaşadım. Daha anlatmadığım şeyler var. Bunlar geçekler. Ben bu güzel Hizmet’in sırtına kene gibi yapışan bizlerin, yani bu Paralel Hizmet’in, bu safranın temizlenmesini ve Hizmet’in tekrardan tasaffi etmesini istiyorum. Tek dileğim bu. Ne pislikler var. Bunları o zaman nasıl kendi aklımızla izah etmişiz, bağdaştırmışız anlayamıyorum. O zaman bir akvaryumun içindeydik. Bu olayları ben şu an değerlendirebiliyorum. O dönem böyle düşünmüyorduk. ‘Savaştaydık’. ‘Cihat ediyoruz, zamanında onlar çaldı, şimdi biz çalıyoruz’ diyorduk. ‘Allah rızası için’ diyorduk. Kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak şimdi o akvaryumdan çıkınca anlıyorum yaptıklarımızın vehametini. Düşünün, Ümraniye’de bir yurt yapılıyor. Esnaflar metrekare başına bir maliyet üstleniyor, aralarında para toplayıp o yurdu yaptırıyorlar. Biz o yurdun bilmem ne katında ‘Fetih okutuyoruz’… Hizmet içindeki bu paralel yapının, bizlerin çok ciddi vebali olduğunu, hesabımızın çok ağır olacağını düşünüyorum. Hakiki, safiyane Hizmet zaten bir alternatif üretecektir. Hizmet durmaz. Bitmez. Kendince bir çözüm veya yol belirleyecektir. Ama bizim yaptığımız işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Hizmet’in safrasını atacağını ve iç temizliğini yapacağını düşünüyorum.”

****

Peki bu yine de sistematik olduğunun kanıtı sayılır mı?

Polat’ın cevabı şöyle: “Bunu biz hiç sorgulamıyorduk ki zaten! Bu zaten öyleydi. Herkesçe kabul edilen bir şeydi. Yani yukarıdan, abilerden geliyordu. Bize her şeyin Hocaefendi’nin bilgisi dahilinde olduğu söyleniyordu. Zaten sistem kurulmuştu, tıkır tıkır işliyordu. Bütün bunlar zaten bireysel olamazdı ki… Bizim birimdeki, benim altımda ve üstümde yer alan bütün abiler, arkadaşlar bunu biliyor, yapıyordu. Öyle söyleniyordu. Ancak her şeye rağmen ben de bugün tek bir sorunun cevabını merak ediyorum: Gerçekten de Hocaefendi’nin bilgisi var mıydı, yok muydu? Düzenli olarak Bamteli’ni izliyorum. Bazen ‘Hangi Hocaefendi gerçek?’ diye düşünüyorum. Bize, birimdeki abilerin söylediği ve her şeyden haberi olduğu söylenen Hocaefendi mi gerçek yoksa Bamteli’nde izlediğim Hocaefendi mi? Bunu netleştiremiyorum.”

****

Şimdi bir başka tanıklığa geçelim.

Müstear adı Halil…

O da hiç tutuklanmadan yurtdışına çıkabilen eski mahrem abilerden.

‘Hususi Hizmetler’in asker veya polise değil, sivil bazı memurlara bakan tarafında bulunmuş. İzmir’de.

Aslen öğretmen olan ve 17-25 Aralık sürecinden sonra bu hususi göreve getirildiğini anlatan Halil, şahit olduklarını şöyle aktarıyor: “Ben bu göreve gelince hep merak ettiğim, ‘soru çalma’ şayialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını öğrenmek istedim. Bizimle aynı birimden olan ve eskiden beri bu hizmetlerde bulunan bir arkadaşla yürürken, taş atıp tavşan çıkartmak kabilinden, ‘Yahu şu sınav soruları meselesinin de amma suyu çıktı ha!’ dedim. Demez olaydım. Arkadaş beni o birimde eski zannetti ve dedi ki, ‘Hocam eskiden biz sinevizyondan yansıtır yemin ettirirdik, şimdi ise sorular elden ele dolaşmaya başladı…’ Ben meseleyi biraz daha kurcalayınca arkadaş dedi ki, ’17-25’ten sonraki yıl bile falanca sınavda bu iş devam etti. Bazı branşlarda 12-13 yıldır, bazılarında 7-8 yıldır soruları veriyoruz.’ diye anlattı… Benim bütün dengem bozuldu. Çünkü oraya atanmadan önce görev yaptığım bir başka ilde sohbetler yapıyordum. Özellikle 17 Aralık sonrası yapılan sohbetlerde soru çalma olayını kesin bir dille reddediyordum. ‘Olsa ben bilirdim’ diye düşünüyordum. Ama şimdi sırçalı köşke çakıl taşı değmişti. Meğer olay doğruymuş. Hem de yıllardır bu iş yapılıyormuş. Ben sonrasındaki ilk toplantıda başımızdaki şahsa ‘Hocam bunu nasıl yaparsınız, bu 72 milyon insanın hakkına girmek değil mi? Bu kesinlikle caiz değil. Buna kimse fetva veremez’ dedim. Başımızdaki arkadaş bana dedi ki, ‘Abi bunlar konjoktürel şeyler. Türkiye’nin gerçekleri bunlar. Abiler mutlaka Hocaefendi’nin onayını almışlardır.’ Ben de dedim ki, ‘Buna değil Hocaefendi, Peygamber Efendimiz bile gelse cevaz veremez. Çünkü düpedüz kul hakkı bu’ dedim. Ve birimdeki görevim ile ilgili ilk çatırdama burda başladı. Ben bu meseleyi burda bırakmayıp kendi mesul olduğum, aşağı yukarı benle yaşıt olan ve aklı başında iki elemanıma da açtım. O gece tam 5 saat bu meseleyi konuştuk. Hocam inanın bu arkadaşlar benden sizden üç-dört kat daha zeki insanlar. Her şeylerini bir çırpıda verebilecek kadar da samimiler. Çünkü birisi 6 aylık maaşını, diğeri 8 aylık maaşını himmet etmişti o yıl. Çok çok zengin olabileceklerken kıt kanaat yaşıyorlardı. Her ikisi de biraz şaşırarak bana baktılar. En başta bana dediler ki ‘Abi sen bundan önce nerde çalışıyordun?’ Ben de uzun süre yurt dışında öğretmenlik yaptığımı vesaire anlattım. Haktan hukuktan, Hocaefendi’nin bundan haberinin olamayacağından, olsa da kesinlikle cevaz vermiyeceğinden başlayınca dediler ki, ‘Abi ben şu tarihte şu sınava girdim ve bu sınavın soruları önüme konmuştu, ki Hocaefendi o tarihlerde Türkiye’deydi’ dedi. Diğeri, ‘Abi aslında haklısınız, benim çocuğun da geçen yıl ….. sınavından bir gün önce sorular önüne konulunca oğlum ‘Allah belanızı versin’ deyip kapıyı çarpıp Hizmet evini terketti ve o gün bugündür ‘Baba bana abiler mabiler deme sakın…’ diyor. Oysa ki benim oğlum Türkiye derecesi yapan bir çocuktu. Bu olaydan sonra Hizmet’ten koptu.‘ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Ee o zaman her işte bir gerçeklik payı varmış. Bu yenen tokatlar da boşa değilmiş’ deyince, her ikisi de ‘Değil tabi abi’ diye tasdik ettiler.”

****

Dediğim gibi, bu son 4 yılda soru aldığını ve verdiğini bizzat söyleyen onlarca kişi ile konuştum. Bunlar arasında, yukarıdaki örnekte olduğu gibi soruları reddettiğini ve cemaate küstüğünü anlatan gençler de var. Bazıları ile düzenli olarak görüşüyorum.

Bir de bugünlerde şahit olduğum enteresan bir yüzleşme oldu. Tanıdığım bir aile, bu soru çalma mevzuundan dolayı bir çeşit travma yaşıyor. Çünkü başından beri iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunan bu dost aile, geçtiğimiz günlerde kendi oğullarının, “Biliyor musunuz, polis akademisi sınavlarının soruları bana verilmişti” itirafı ile sarsıldı. Yıllar sonra gelen bu itiraf sonrasında bir süre gerçeği kabul etmekte zorlanan anne-baba, bir süre sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirerek, “Demek ki o zaman öyle olması gerekiyormuş.” şeklinde kendini rahatlatma yolunu seçti.

O zaman öyle mi olması gerekiyordu gerçekten?

İşte şimdi, baştaki o soruya gelmiş bulunuyoruz.

Cemaat, son derece zeki ve başarılı gençleri bünyesinde barındırmasına rağmen neden aradan seçtiği bazı kişilere soruları veriyordu?

İşte bunun cevabı burada gizli. Bir önceki “Geç kalmış bir hasbihal-2” başlıklı yazıda çok daha fazlasını bulacağınız bir sosyolojik gerçeklikten dolayı.

Bir çeşit savaş hali içerisinde herkes devlette daha fazla güce ve koltuğa sahip olmanın mücadelesini veriyordu.

Kadrolaşma konusunda agresif bir tutum takınan ve dizginlenmesi zor iştahı nedeniyle işi şansa bırakmak istemeyen cemaatteki bazı birimler, neticeyi garanti altına alabilmek için gerekirse sorulara ulaşmakta ve bunları adaylara vermekte beis görmüyordu.

Bir yere 40 kişi gelecekse mümkünse tamamı cemaatten olsun isteniyordu. Bunun için hedefler veriliyordu. Bürokrasiye o yıl kaç tane adam sokulacağına ilişkin olarak cemaat birimleri arasında rekabet vardı.

Nasıl ki AKP’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulan ‘Gizli’ ibareli raporda, “Tüm kilit noktalarda ön koşulsuz olarak sadece partimizle yüzde yüz uyumlu çalışacak personelin istihdamının gerçekleştirilmesi gerek” deniyorsa burada da aynısı geçerliydi.

Eski SHP’li bakan Mehmet Moğultay da aynı bakış açısıyla, “Yapılacak en akıllıca hareket, kendi devr-i iktidarında örgütleneceksin, kadrolaşacaksın ve bu kadrolar günün birinde gelecek yine senin yolunu açacak.” diyordu.

Daha önce de dediğim gibi, bu bir ‘tencere dibin kara…’ döngüsü.

Ya da ‘Ellere var da bize yok mu?’…

Kadrolaşma bir Türkiye gerçeği.

Anka Kuşu’nun üzerine oturduğu dal burası.

****

Durum böyleyken cemaat tabanının bu kadar büyük bir şok yaşaması ve söylenenleri kabulde bu kadar zorlanmasının nedeni ne peki?

Çünkü onların gaye-i hayal haline getirdiği, ömrünü adadığı davada buna yer yoktu. Gülen’den yıllarca bunun tam tersini okumuş ve dinlemişti. Meriç’ten karşıya geçtikten sonra yakıp ısındığı odunların parasını oracığa bırakan insanlar topluluğuydu burası. Hal böyle iken Hareket içerisinden herhangi birinin bilerek ve isteyerek böyle bir suçu irtikap edebileceğini kabul edemiyorlar.

“Bir hasbihal…” başlıklı yazısı ile bu dizinin kaleme alınmasına vesile olan Tr7/24 yazarı Alper Ender Fırat da aynı duygularla şu itirazı yapıyordu: “Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi, ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına, ne yeğenlerime, ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti. Peki ben, çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin, niye soru çalma ile anılsın ki?”

Doğrudur.

Gerçekten de cemaatin yüzde 90’ının soruları alması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta bundan haberdar dahi değiller.

Geri kalanı da aslında kendi girdikleri sınavları kazanabilecek donanımda olmalarına rağmen gönül verip dava belledikleri bir yolda ‘daha iyi hizmet edeceğiz’ zehabı ile abileri tarafından kullanıldılar. Bu günaha alet edildiler. Kirletildiler.

O yüzden bunun için ‘vicdan manüplasyonu’ tabirini kullanmıştım.

Aynı zamanda ‘ahlakın manüplasyonu’…

Yani normalde doğru kabul etmediği veya etmeyeceği bir şeyi, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ‘ahlakîleştirmek’…

Gerçi burada diğer gruplar gibi cemaat de adı konmamış bir şekilde ‘ahlakın müphemliği’ üzerinden hareket ediyor ama…

Bu kavramın sahibi Bauman bile tam olarak bunu söylemiyor olsa da ahlakın da doğrunun da birden fazla yorumu olabileceği görüşünden hareket eden bu tür gruplar, hukukun dışında bir çete gibi hareket eden devlet düzeni içerisinde, ahlakî seçimlerin göreceli olduğu düşüncesi ile soru çalma gibi suçlara cevaz verebildiler.

Çünkü halktaki karşılığı binde sıfır sıfır bilmem kaçlarla ölçülen bir partinin lideri bile kendine yakın kadrolar için “Cumhuriyetçiler iş başında” diyebiliyordu. “Bizim arkadaşlarımız” dediği bazı askerler ve yargı mensupları ile devleti kendi tekellerinde görebiliyordu. Kimse de bunu sorun etmiyordu. Bu onlara doğuştan verilmiş bir hak gibiydi.

Devletin kendisi yıllarca atamalar için etek boylarını ölçüp, adayın evindeki vitrinde içki şişeleri olup olmadığını araştırmadı mı?

Kritik yerlere atanacak kişiler için mahalle bakkalından kapıcıya kadar sorgulama yaparak ailesinde başörtülü olup olmadığı hakkında bilgiler toplamadı mı?

Bu devletin kendini korumak için öne koyduğu bir çeşit ‘ödev’se eğer, bu gruplar da işte kendi varlıklarını koruyabilmek için aynı ‘müphem’ alana sığındılar.

Burada kendisi ahlaki ölçütlere ve hukuka göre hareket etmeyen devletin, kendi vatandaşlarını da benzer yöntemlere ittiği, dolayısıyla da onlara hukuk ile veya etik kurallarla yaptırımda bulunma yetkisinin olmadığı görüşü ile hareket ettiler.
Ancak burada cemaat için aslında varoluşsal bir çelişki bulunuyor.
Bu argümanlara sarılmakla, yaptıkları tahribatı ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıktığı diğer gruplar ile kendini eşitlemektedir. Muhalefet ettiği yöntemlerin aynısını, çok daha mahir bir şekilde kullanarak onların önüne geçmemekte, tam tersine onların da altına inmektedir.
Çünkü yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ne modernitedir ne modernitenin ürettiği otoritedir; bizzat Hareket’in kendi kutsal referans kaynaklarıdır.
Üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin kendisini belirsizleştiren, muğlaklaştıran, aşındıran bir hareket, en başta kendi durduğu yeri inkâr eden bir harekettir. Kendi kendini bağladığı ahlaki normları bizzat kendisi, kendisi adına ve kendisi yararına ihlal eden bir hareket, iddiasını nasıl sürdürebilir?
Bu soruların cevabını vermek, cemaatin suça bulaşmamış olan masum ve kalabalık kitlesine düşer.
ahmetdonmez.net

Avatar
Deniz Şener 4 ay önce

Geç kalmış bir itiraf Yazar Ahmet Dönmez - 01/03/2020 Bu yazıyı hazırladığım şu esnada bile nice insanlar haksız yere ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Geçmişini çok iyi bildiğim, karakterinden, kabiliyetinden ve zekâsından zerre kadar şüphe duymadığım kişiler, soru çalma suçlamasından aklanmaya çalışıyor. Neden? Hem hasetle dolu konu-komşu, akrabanın “Olsa olsa…” diyerek başarılı gençleri ‘ihbar’ etmesi hem devletin at ile it izini ayırmadan bir işgal ordusu gibi hareket etmesi hem de zamanında cemaatin belli alanlarda bu iğrenç yola tevessül etmiş olması nedeniyle binlerce temiz insan lekelenmiş durumda. Cemaat kadrolarının genelinin ne kadar iyi eğitimli, ne kadar zeki ve düzgün insanlardan oluştuğunu, bugün en keskin muarızları bile kabul ediyor aslında. Hele o kadrolar olmaksızın geçen bu 5-6 yıldan sonra, bu hakikat biraz daha iyi anlaşılmış durumda. Cemaatten hiç hazzetmeyen, bunu her fırsatta dile getiren bir emekli subay tanıdığım geçenlerde dedi ki, “Bunlara baktıktan sonra diyorum ki yine cemaatteki çocuklar çok iyiymiş. Hem daha dürüstlerdi hem de daha kabiliyetlilerdi. Bunlar hepten paçoz çıktı.” Aynı şekilde onyıllardır yurtdışında uluslararası ticaret yapan ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dostum, “Sana bir şey diyeyim mi, Türkiye’nin dışarıya bakan kurumlarının neredeyse hiçbirinde doğru düzgün muhatap olacak adam kalmadı. Bunu sadece bizler değil, yabancılar da söylüyor. Kalite yerlerde. Dil bilmeyen, konuşmasını bilmeyen, oturma kalkma bilmeyen insanlarla doldu her yer. Yabancı muhataplarımız da bundan muzdarip.” dedi. Bu şikâyetleri, özellikle cemaat kadrolarının farkını anlatabilmek için dile getiriyordu. Bundan dolayı devletin bir şekilde bazı KHK’lılara yeniden kapıyı açmaya mecbur kalacağını söyleyenlerin sayısı artıyor. Mesela Hava Kuvvetleri’nde yıllardır kullanılan İngilizce eğitim ve talimnamelerin dil bilmeyen yeni subaylar yüzünden Türkçe’ye çevrilip dağıtıldığını okumuştuk. Eski Genelkurmay İstihbarat başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Youtube’daki Neyin Nesi TV’de yaptığı açıklamada, cemaat kadroları için şu itiraflarda bulunmuştu: “Bu çocuklar tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Yani zeki, ‘emredersiniz’ diyor, çok fazla eleştirmiyor, her türlü görevi yapıyor… Yani tam böyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TSK komuta kademesinin aradığı konuları tespit etmişler ve bunları o şekilde sundukları zaman bunların FETÖ’cü olarak bilinmelerine gerek yok ama bunların hepsi öyle bir gelmişler ki şeye, aranan adam olmuşlar. Bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar, yani bana da deseler şimdi ‘Kimleri seçeceksin?’ diye, onlardan seçerim. Çünkü bunlar hem zeki hem işte master yapmış, doktora yapmış, birkaç yabancı dil biliyor, bir kaç yerde çalışmış, Doğu’da Güneydoğu’da güzel görevler yapmış. Şimdi bu adamlar ister istemez komuta kademesi tarafından, en küçüğünden en büyüğüne kadar, seçilip çalışılmak istenen adamlar.” Fanatikler hariç bunu artık herkes kabul ediyor. Doğal olarak cemaatçi diye tutuklanan Harbiyeli gençlerin cezaevinden girdiği sınavları derece ile kazanması karşısında, “Hani bu çocuklar soru çalarak askeri okula girmişti?” şeklinde tepki gösterenler de haklı durumda. Çünkü gerçekten de bu Hareket içerisindeki gençlerin ezici bir çoğunluğu sınav sorularının verilmesine ihtiyaç duymayacak zekâvette ve donanımda. Bu girişi, şu soruya cevap aramak için yaptım: “Peki öyleyse cemaat neden sınav sorularını kendi seçtiği öğrencilere veriyordu?” Evet, cemaat. Yine hemen bir öfke kabarması olacak şimdi, biliyorum. “Neden cemaat diyorsun? Belki soruları münferiden çalan veya etrafına dağıtan bazı ahlaksızlar olabilir, neden cemaatin geneline çamur atıyorsun?” diyenler olacaktır. Olsun. Bu cümleyi bilerek kurdum. Çünkü biliyorum ki bu bir ‘cemaat’ organizasyonuydu. Daha doğrusu cemaatin içinde ayrı bir cemaat olan ve kimseye hesap vermeyen karanlık birimlerin organizasyonu. Soru verme de orada sistematik olarak yapılan bir uygulamaydı. Cemaatin yüzde doksanının bunları bilmiyor oluşu, yeni yeni öğrenmeye başlayışı veya duyduğunda inanamayışı, bu işin yapılmadığının kanıtı değildir. Cemaatin dual yapısının kanıtıdır. Küçük ama çekirdeği teşkil eden, Hareket’in geri kalanından ayrışmış, bambaşka gündemleri olan ve yapıp ettiklerini en başta da cemaatin bu geri kalan diğer büyük parçasından gizleyen bir başka yapılanmanın kanıtı… Kesin konuşuyorum, evet. Çünkü ‘soru çalma’ iddiaları gerçek, biliyorum. Bilen başka binlerce insan gibi… Geç de olsa öğrendim. Daha önce ilk duyduğumda ben de bunu bir kaç düzdânenin marifeti sanmıştım. Peki beni bugün bunun sistematik bir irtikap olduğu noktasına ne getirdi? Anlatayım. 15 Temmuz sonrasında büyük bir sorgulama başladı ve geçmişte susan bir çok kişi yaşadıklarını anlatmaya başladı. Hem “Soruları aldım” diyen hem de “Soruları verdim” diyen onlarca isimle konuştum. Dinlediklerimin doğruluğunu farklı kaynaklardan teyid ettim. Şimdi bunlardan bazılarını paylaşıp yukarıdaki soruya geri döneceğim. Yani “Neden?” sorusuna… Bu sınavlara giren şahısların hemen tamamı zaten kendi başlarına da üstesinden gelebilecekken, soruları almaya hiç ihtiyaçları yokken neden birileri önlerine bu soruları koydular Asıl tartışılması gereken nokta bence burası. Müstear adı Kerem… Yıllarca mahrem hizmetlerde bulunmuş, hapse girmeden yurtdışına çıkmış, 30’lu yaşlarda bir cemaat gönüllüsü. Bana diyor ki, “Sizce neden hususi arkadaşlardan bu kadar çok itirafçı çıktı, hiç düşündünüz mü?” Genel itibariyle etkin pişmanlıktan yararlanan sayısı 20 bin civarında bu arada. Bunlardan kaçı “hususi hizmetler”den bilmiyorum. Ama kendi okuduğum dosyalardan bile sayının epey kabarık olduğunu görebiliyorum. Tamam ama… Bu sorunun cevabı işkence değil mi? Bilhassa bu mahrem yapılanma içerisinde yer aldığı tespit edilenlere çok ciddi işkenceler yapıldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kaçırılanlar, bir daha kendisinden haber alınamayanlar var. Kerem, “Evet, bu doğru. Fakat hakikatin tamamı değil.” diyor. “Bazı ifadelere bakın, bunu anlarsınız.” dedikten sonra kendi cevabını şöyle veriyor: “Çünkü sisteme inancını yitiren çok sayıda arkadaş vardı. Özellikle son yıllarda işin çivisi iyice çıkmıştı. ‘Biz ne yapıyoruz?’ diye soran, vicdan azabı çeken, ‘mutlaka fetvası verilmiştir’ diye cevap aldığında tam tatmin olamayan, akşam kafasını yastığa koyduğunda içinde bir burukluk hisseden ve hep ‘Ben Hocaefendi’den daha iyi bilecek değilim ya! Vardır bir hikmeti.’ diyerek kendini teselli eden bu arkadaşların çoğu, 15 Temmuz’dan sonra dağıldı. Çünkü ‘Meğer bir hikmet yokmuş’ demeye başladılar. O yüzden önemli bir kısmı gidip itirafçı oldu.” Kerem’in kastettiği vicdan azabı veren bu işler arasında soru verme de vardı. “Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.” diyor. Peki sorular nasıl veriliyordu? Müstear adı Polat… Bu kısmını da ondan dinleyelim: “15 Temmuz olduğunda 23 yıldır Hizmet Hareketi’nde, 11 yıldır da hususi hizmetlerde bulunuyordum. Bu soru çalma meselesi…Yüzde yüz canım! Ben kendim kaç tane öğrenciye verdim. Bilmesem, içinde olmasam ben de komplo teorisi derim. Konduramam. Ama maalesef bu var. İsmi bile var bu işin: ‘Fetih okuma’. Sınav sorularını vermenin şifreli adı ‘Fetih okuma’dır. ‘Bu arkadaşa Fetih okunacak mı? Bu arkadaş Fetih okudu mu?’ diye tedbirli söylenir. Bunun anlamı, sorular verildi mi, demektir. Fakat bunun için bazı şartlar vardır. Herkese ‘Fetih okutulmaz’. Beş beşlik, güvenilir olması lazım. Onun da kriterleri vardır. Bu kriterleri karşılamıyorsa verilmez. Sadece bu da yetmez. Bir de ilgili atama için o arkadaşın uygun görülmüş olması gerekir. Çünkü bizim bir kariyer planlamamız vardır. Eğer arkadaş için yapılan planlama o sınava girmesini gerektiriyorsa ve de yüzde yüz güvenilir bir arkadaşsa o zaman sorular verilir. Bunu, o birimlerdeki herkes bilir. Yukarıdan geldiği söylenir ve sen de zaten onu bilerek yaparsın.” Polat, işleyen sistemle ilgili şu tür detaylar veriyor: “Ben kendi baktığım birim için söyleyeyim. Mesela kurum içi sınavlar oluyor. Terfi sınavları. Arkadaşlardan uygun gördüğümüze diyoruz ki, ‘Bu sınava başvur. Şu şu kitapları al, şu testleri al, çalış’. Bunu söylerken işyerinde çalışması özellikle vurgulanır. Böylece herkes onu çalışırken görür. O sınava gireceğini herkes bilir. Hiç bir zaman kişiye, ‘Sana soru vereceğiz, rahat ol, sıkıntı yok’ demeyiz. Arkadaş zaten sınava hazırlanır. Sınava bir veya iki gün kala Fetih okuma olayı gerçekleşir. Sorular bize yukarıdan dijital ortamda gelir. Diyelim ki 100 soruluk sınav; A paketinde 70 tane soru, B paketinde 70 soru, C paketinde 70 soru var ama bunlar aynı 70 soru değil. Birbirinden farklı 70 soru, ki aynı şıkları işaretlemeleri tedbirsizlik olur. Fetih okunmadan önce bir yemin metni vardı, onu okutuyorduk. Kuran-ı Kerim’i getiriyoruz, çocuk abdestli bir şekilde geliyor ve yemin metnini biz söylüyoruz, arkadaş tekrarlıyor. Bunu en yakınları dahil kimseye söylememesi için… Sonra dijital ortamda sorular verilir. Kağıt kalem kullanmak yasaktır. Arkadaş iki-üç saat bilgisayar ortamında sorulara ve cevaplarına bakar. Bu ya bizim evimizde olur ya da onun. Tabi ki sınavda başarılı olur. Yüz sorudan yetmiş tanesi moda-mod sorudur. 10 tane, 15 tane de kendisi yapsa başarılı bir şekilde sınavı kazanır. 100 sorunun hepsi verilmez. Çünkü hepsini doğru yapar, bu da tedbir açısından sıkıntı doğurur. Zaten baraj 70’tir. Belki sorular verilmese de arkadaş kazanacak ama riske edilmiyordu. Diyelim ki oraya 30 kişi alınacaksa 30’unun da bizden olması isteniyordu. Buna göre kariyer planlamaları yapılıyordu. Diyelim ki o sınava üç kere girme hakkı var ve arkadaşın bu üçüncü girişi ise riske edilmek istenmiyordu. Genelde yukarıdan bunlar ayarlanıyordu. Kimin sınava son giriş hakkı, kimin yaş haddi vesaire hep bakılıyordu. 17 Aralık sürecinden sonra sorular dijital gelmemeye başladı.” Peki bu sorular nereden geliyordu? Polat, “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS, YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” cevabını veriyor. **** Şunu belirtmem gerekir ki Polat, etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim. “Bana itirafçı/iftiracı diyecekler biliyorum. Evet, itiraflarda bulundum. Çünkü yaptıklarımdan çok pişmanım. Ama söylediklerimde tek bir tane yalan yok.” diye vurguluyor ve bir çağrı yapıyor: “Kod adımdan kim olduğumu bilmesi gerekenler biliyor. Benim birimimde adı geçen herkesle yüzleşmeye hazırım. Özellikle de benim bağlı bulunduğum, hiyerarşik olarak üstümde yer alan ve kamuoyunun yakından tanıdığı, molla olarak, Hocaefendi’nin talebesi olarak bildiği, yazar olarak bildiği abilerle yüzleşmeye hazırım. İsterseniz sizin Youtube kanalınızda canlı yayında kendileri ile bunları konuşup tek tek, cümle cümle yüzleşebilirim.” ifadelerini kullanıyor. Bu noktada bir kaç isim de sayıyor. Ancak ben bu isimleri burada yazmayı uygun görmüyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim; aralarındaki ilişkiyi teyid ettim. Ayrıca ‘Fetih okuma’ da dahil olmak üzere Polat’ın anlattığı hiç bir şeye kimse ‘yalan’ diyemedi. **** Polat ise “Bizim yatacak yerimiz yok.” ifadesini kullandıktan sonra şöyle devam ediyor: “Hizmet içerisinde beni vicdanen en çok rahatsız eden şey bu. Biz Hizmet içerisinde bir paralel yapıydık. Paralel Hizmet’tik biz. Bu tarz faaliyeleri bir esnaf, bir ev hanımı, bir öğretmen arkadaş veya yurtdışındaki safiyane bir arkadaş bilmez. Duysa da inanmıyor bile. Fakat benim anlattıklarım birebir gerçek. Bunları ben yaşadım. Daha anlatmadığım şeyler var. Bunlar geçekler. Ben bu güzel Hizmet’in sırtına kene gibi yapışan bizlerin, yani bu Paralel Hizmet’in, bu safranın temizlenmesini ve Hizmet’in tekrardan tasaffi etmesini istiyorum. Tek dileğim bu. Ne pislikler var. Bunları o zaman nasıl kendi aklımızla izah etmişiz, bağdaştırmışız anlayamıyorum. O zaman bir akvaryumun içindeydik. Bu olayları ben şu an değerlendirebiliyorum. O dönem böyle düşünmüyorduk. ‘Savaştaydık’. ‘Cihat ediyoruz, zamanında onlar çaldı, şimdi biz çalıyoruz’ diyorduk. ‘Allah rızası için’ diyorduk. Kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak şimdi o akvaryumdan çıkınca anlıyorum yaptıklarımızın vehametini. Düşünün, Ümraniye’de bir yurt yapılıyor. Esnaflar metrekare başına bir maliyet üstleniyor, aralarında para toplayıp o yurdu yaptırıyorlar. Biz o yurdun bilmem ne katında ‘Fetih okutuyoruz’… Hizmet içindeki bu paralel yapının, bizlerin çok ciddi vebali olduğunu, hesabımızın çok ağır olacağını düşünüyorum. Hakiki, safiyane Hizmet zaten bir alternatif üretecektir. Hizmet durmaz. Bitmez. Kendince bir çözüm veya yol belirleyecektir. Ama bizim yaptığımız işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Hizmet’in safrasını atacağını ve iç temizliğini yapacağını düşünüyorum.” **** Peki bu yine de sistematik olduğunun kanıtı sayılır mı? Polat’ın cevabı şöyle: “Bunu biz hiç sorgulamıyorduk ki zaten! Bu zaten öyleydi. Herkesçe kabul edilen bir şeydi. Yani yukarıdan, abilerden geliyordu. Bize her şeyin Hocaefendi’nin bilgisi dahilinde olduğu söyleniyordu. Zaten sistem kurulmuştu, tıkır tıkır işliyordu. Bütün bunlar zaten bireysel olamazdı ki… Bizim birimdeki, benim altımda ve üstümde yer alan bütün abiler, arkadaşlar bunu biliyor, yapıyordu. Öyle söyleniyordu. Ancak her şeye rağmen ben de bugün tek bir sorunun cevabını merak ediyorum: Gerçekten de Hocaefendi’nin bilgisi var mıydı, yok muydu? Düzenli olarak Bamteli’ni izliyorum. Bazen ‘Hangi Hocaefendi gerçek?’ diye düşünüyorum. Bize, birimdeki abilerin söylediği ve her şeyden haberi olduğu söylenen Hocaefendi mi gerçek yoksa Bamteli’nde izlediğim Hocaefendi mi? Bunu netleştiremiyorum.” **** Şimdi bir başka tanıklığa geçelim. Müstear adı Halil… O da hiç tutuklanmadan yurtdışına çıkabilen eski mahrem abilerden. ‘Hususi Hizmetler’in asker veya polise değil, sivil bazı memurlara bakan tarafında bulunmuş. İzmir’de. Aslen öğretmen olan ve 17-25 Aralık sürecinden sonra bu hususi göreve getirildiğini anlatan Halil, şahit olduklarını şöyle aktarıyor: “Ben bu göreve gelince hep merak ettiğim, ‘soru çalma’ şayialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını öğrenmek istedim. Bizimle aynı birimden olan ve eskiden beri bu hizmetlerde bulunan bir arkadaşla yürürken, taş atıp tavşan çıkartmak kabilinden, ‘Yahu şu sınav soruları meselesinin de amma suyu çıktı ha!’ dedim. Demez olaydım. Arkadaş beni o birimde eski zannetti ve dedi ki, ‘Hocam eskiden biz sinevizyondan yansıtır yemin ettirirdik, şimdi ise sorular elden ele dolaşmaya başladı…’ Ben meseleyi biraz daha kurcalayınca arkadaş dedi ki, ’17-25’ten sonraki yıl bile falanca sınavda bu iş devam etti. Bazı branşlarda 12-13 yıldır, bazılarında 7-8 yıldır soruları veriyoruz.’ diye anlattı… Benim bütün dengem bozuldu. Çünkü oraya atanmadan önce görev yaptığım bir başka ilde sohbetler yapıyordum. Özellikle 17 Aralık sonrası yapılan sohbetlerde soru çalma olayını kesin bir dille reddediyordum. ‘Olsa ben bilirdim’ diye düşünüyordum. Ama şimdi sırçalı köşke çakıl taşı değmişti. Meğer olay doğruymuş. Hem de yıllardır bu iş yapılıyormuş. Ben sonrasındaki ilk toplantıda başımızdaki şahsa ‘Hocam bunu nasıl yaparsınız, bu 72 milyon insanın hakkına girmek değil mi? Bu kesinlikle caiz değil. Buna kimse fetva veremez’ dedim. Başımızdaki arkadaş bana dedi ki, ‘Abi bunlar konjoktürel şeyler. Türkiye’nin gerçekleri bunlar. Abiler mutlaka Hocaefendi’nin onayını almışlardır.’ Ben de dedim ki, ‘Buna değil Hocaefendi, Peygamber Efendimiz bile gelse cevaz veremez. Çünkü düpedüz kul hakkı bu’ dedim. Ve birimdeki görevim ile ilgili ilk çatırdama burda başladı. Ben bu meseleyi burda bırakmayıp kendi mesul olduğum, aşağı yukarı benle yaşıt olan ve aklı başında iki elemanıma da açtım. O gece tam 5 saat bu meseleyi konuştuk. Hocam inanın bu arkadaşlar benden sizden üç-dört kat daha zeki insanlar. Her şeylerini bir çırpıda verebilecek kadar da samimiler. Çünkü birisi 6 aylık maaşını, diğeri 8 aylık maaşını himmet etmişti o yıl. Çok çok zengin olabileceklerken kıt kanaat yaşıyorlardı. Her ikisi de biraz şaşırarak bana baktılar. En başta bana dediler ki ‘Abi sen bundan önce nerde çalışıyordun?’ Ben de uzun süre yurt dışında öğretmenlik yaptığımı vesaire anlattım. Haktan hukuktan, Hocaefendi’nin bundan haberinin olamayacağından, olsa da kesinlikle cevaz vermiyeceğinden başlayınca dediler ki, ‘Abi ben şu tarihte şu sınava girdim ve bu sınavın soruları önüme konmuştu, ki Hocaefendi o tarihlerde Türkiye’deydi’ dedi. Diğeri, ‘Abi aslında haklısınız, benim çocuğun da geçen yıl ….. sınavından bir gün önce sorular önüne konulunca oğlum ‘Allah belanızı versin’ deyip kapıyı çarpıp Hizmet evini terketti ve o gün bugündür ‘Baba bana abiler mabiler deme sakın…’ diyor. Oysa ki benim oğlum Türkiye derecesi yapan bir çocuktu. Bu olaydan sonra Hizmet’ten koptu.‘ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Ee o zaman her işte bir gerçeklik payı varmış. Bu yenen tokatlar da boşa değilmiş’ deyince, her ikisi de ‘Değil tabi abi’ diye tasdik ettiler.” **** Dediğim gibi, bu son 4 yılda soru aldığını ve verdiğini bizzat söyleyen onlarca kişi ile konuştum. Bunlar arasında, yukarıdaki örnekte olduğu gibi soruları reddettiğini ve cemaate küstüğünü anlatan gençler de var. Bazıları ile düzenli olarak görüşüyorum. Bir de bugünlerde şahit olduğum enteresan bir yüzleşme oldu. Tanıdığım bir aile, bu soru çalma mevzuundan dolayı bir çeşit travma yaşıyor. Çünkü başından beri iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunan bu dost aile, geçtiğimiz günlerde kendi oğullarının, “Biliyor musunuz, polis akademisi sınavlarının soruları bana verilmişti” itirafı ile sarsıldı. Yıllar sonra gelen bu itiraf sonrasında bir süre gerçeği kabul etmekte zorlanan anne-baba, bir süre sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirerek, “Demek ki o zaman öyle olması gerekiyormuş.” şeklinde kendini rahatlatma yolunu seçti. O zaman öyle mi olması gerekiyordu gerçekten? İşte şimdi, baştaki o soruya gelmiş bulunuyoruz. Cemaat, son derece zeki ve başarılı gençleri bünyesinde barındırmasına rağmen neden aradan seçtiği bazı kişilere soruları veriyordu? İşte bunun cevabı burada gizli. Bir önceki “Geç kalmış bir hasbihal-2” başlıklı yazıda çok daha fazlasını bulacağınız bir sosyolojik gerçeklikten dolayı. Bir çeşit savaş hali içerisinde herkes devlette daha fazla güce ve koltuğa sahip olmanın mücadelesini veriyordu. Kadrolaşma konusunda agresif bir tutum takınan ve dizginlenmesi zor iştahı nedeniyle işi şansa bırakmak istemeyen cemaatteki bazı birimler, neticeyi garanti altına alabilmek için gerekirse sorulara ulaşmakta ve bunları adaylara vermekte beis görmüyordu. Bir yere 40 kişi gelecekse mümkünse tamamı cemaatten olsun isteniyordu. Bunun için hedefler veriliyordu. Bürokrasiye o yıl kaç tane adam sokulacağına ilişkin olarak cemaat birimleri arasında rekabet vardı. Nasıl ki AKP’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulan ‘Gizli’ ibareli raporda, “Tüm kilit noktalarda ön koşulsuz olarak sadece partimizle yüzde yüz uyumlu çalışacak personelin istihdamının gerçekleştirilmesi gerek” deniyorsa burada da aynısı geçerliydi. Eski SHP’li bakan Mehmet Moğultay da aynı bakış açısıyla, “Yapılacak en akıllıca hareket, kendi devr-i iktidarında örgütleneceksin, kadrolaşacaksın ve bu kadrolar günün birinde gelecek yine senin yolunu açacak.” diyordu. Daha önce de dediğim gibi, bu bir ‘tencere dibin kara…’ döngüsü. Ya da ‘Ellere var da bize yok mu?’… Kadrolaşma bir Türkiye gerçeği. Anka Kuşu’nun üzerine oturduğu dal burası. **** Durum böyleyken cemaat tabanının bu kadar büyük bir şok yaşaması ve söylenenleri kabulde bu kadar zorlanmasının nedeni ne peki? Çünkü onların gaye-i hayal haline getirdiği, ömrünü adadığı davada buna yer yoktu. Gülen’den yıllarca bunun tam tersini okumuş ve dinlemişti. Meriç’ten karşıya geçtikten sonra yakıp ısındığı odunların parasını oracığa bırakan insanlar topluluğuydu burası. Hal böyle iken Hareket içerisinden herhangi birinin bilerek ve isteyerek böyle bir suçu irtikap edebileceğini kabul edemiyorlar. “Bir hasbihal…” başlıklı yazısı ile bu dizinin kaleme alınmasına vesile olan Tr7/24 yazarı Alper Ender Fırat da aynı duygularla şu itirazı yapıyordu: “Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi, ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına, ne yeğenlerime, ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti. Peki ben, çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin, niye soru çalma ile anılsın ki?” Doğrudur. Gerçekten de cemaatin yüzde 90’ının soruları alması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta bundan haberdar dahi değiller. Geri kalanı da aslında kendi girdikleri sınavları kazanabilecek donanımda olmalarına rağmen gönül verip dava belledikleri bir yolda ‘daha iyi hizmet edeceğiz’ zehabı ile abileri tarafından kullanıldılar. Bu günaha alet edildiler. Kirletildiler. O yüzden bunun için ‘vicdan manüplasyonu’ tabirini kullanmıştım. Aynı zamanda ‘ahlakın manüplasyonu’… Yani normalde doğru kabul etmediği veya etmeyeceği bir şeyi, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ‘ahlakîleştirmek’… Gerçi burada diğer gruplar gibi cemaat de adı konmamış bir şekilde ‘ahlakın müphemliği’ üzerinden hareket ediyor ama… Bu kavramın sahibi Bauman bile tam olarak bunu söylemiyor olsa da ahlakın da doğrunun da birden fazla yorumu olabileceği görüşünden hareket eden bu tür gruplar, hukukun dışında bir çete gibi hareket eden devlet düzeni içerisinde, ahlakî seçimlerin göreceli olduğu düşüncesi ile soru çalma gibi suçlara cevaz verebildiler. Çünkü halktaki karşılığı binde sıfır sıfır bilmem kaçlarla ölçülen bir partinin lideri bile kendine yakın kadrolar için “Cumhuriyetçiler iş başında” diyebiliyordu. “Bizim arkadaşlarımız” dediği bazı askerler ve yargı mensupları ile devleti kendi tekellerinde görebiliyordu. Kimse de bunu sorun etmiyordu. Bu onlara doğuştan verilmiş bir hak gibiydi. Devletin kendisi yıllarca atamalar için etek boylarını ölçüp, adayın evindeki vitrinde içki şişeleri olup olmadığını araştırmadı mı? Kritik yerlere atanacak kişiler için mahalle bakkalından kapıcıya kadar sorgulama yaparak ailesinde başörtülü olup olmadığı hakkında bilgiler toplamadı mı? Bu devletin kendini korumak için öne koyduğu bir çeşit ‘ödev’se eğer, bu gruplar da işte kendi varlıklarını koruyabilmek için aynı ‘müphem’ alana sığındılar. Burada kendisi ahlaki ölçütlere ve hukuka göre hareket etmeyen devletin, kendi vatandaşlarını da benzer yöntemlere ittiği, dolayısıyla da onlara hukuk ile veya etik kurallarla yaptırımda bulunma yetkisinin olmadığı görüşü ile hareket ettiler. Ancak burada cemaat için aslında varoluşsal bir çelişki bulunuyor. Bu argümanlara sarılmakla, yaptıkları tahribatı ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıktığı diğer gruplar ile kendini eşitlemektedir. Muhalefet ettiği yöntemlerin aynısını, çok daha mahir bir şekilde kullanarak onların önüne geçmemekte, tam tersine onların da altına inmektedir. Çünkü yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ne modernitedir ne modernitenin ürettiği otoritedir; bizzat Hareket’in kendi kutsal referans kaynaklarıdır. Üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin kendisini belirsizleştiren, muğlaklaştıran, aşındıran bir hareket, en başta kendi durduğu yeri inkâr eden bir harekettir. Kendi kendini bağladığı ahlaki normları bizzat kendisi, kendisi adına ve kendisi yararına ihlal eden bir hareket, iddiasını nasıl sürdürebilir? Bu soruların cevabını vermek, cemaatin suça bulaşmamış olan masum ve kalabalık kitlesine düşer. ahmetdonmez.net

Avatar
Deniz Şener 4 ay önce

Geç kalmış bir itiraf Yazar Ahmet Dönmez ! 01/03/2020 Bu yazıyı hazırladığım şu esnada bile nice insanlar haksız yere ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınıyor- tutuklanıyor. Geçmişini çok iyi bildiğim- karakterinden- kabiliyetinden ve zekâsından zerre kadar şüphe duymadığım kişiler- soru çalma suçlamasından aklanmaya çalışıyor. Neden? Hem hasetle dolu konu!komşu- akrabanın “Olsa olsa…” diyerek başarılı gençleri ‘ihbar’ etmesi hem devletin at ile it izini ayırmadan bir işgal ordusu gibi hareket etmesi hem de zamanında cemaatin belli alanlarda bu iğrenç yola tevessül etmiş olması nedeniyle binlerce temiz insan lekelenmiş durumda. Cemaat kadrolarının genelinin ne kadar iyi eğitimli- ne kadar zeki ve düzgün insanlardan oluştuğunu- bugün en keskin muarızları bile kabul ediyor aslında. Hele o kadrolar olmaksızın geçen bu 5!6 yıldan sonra- bu hakikat biraz daha iyi anlaşılmış durumda. Cemaatten hiç hazzetmeyen- bunu her fırsatta dile getiren bir emekli subay tanıdığım geçenlerde dedi ki- “Bunlara baktıktan sonra diyorum ki yine cemaatteki çocuklar çok iyiymiş. Hem daha dürüstlerdi hem de daha kabiliyetlilerdi. Bunlar hepten paçoz çıktı.” Aynı şekilde onyıllardır yurtdışında uluslararası ticaret yapan ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dostum- “Sana bir şey diyeyim mi- Türkiye’nin dışarıya bakan kurumlarının neredeyse hiçbirinde doğru düzgün muhatap olacak adam kalmadı. Bunu sadece bizler değil- yabancılar da söylüyor. Kalite yerlerde. Dil bilmeyen- konuşmasını bilmeyen- oturma kalkma bilmeyen insanlarla doldu her yer. Yabancı muhataplarımız da bundan muzdarip.” dedi. Bu şikâyetleri- özellikle cemaat kadrolarının farkını anlatabilmek için dile getiriyordu. Bundan dolayı devletin bir şekilde bazı KHK’lılara yeniden kapıyı açmaya mecbur kalacağını söyleyenlerin sayısı artıyor. Mesela Hava Kuvvetleri’nde yıllardır kullanılan İngilizce eğitim ve talimnamelerin dil bilmeyen yeni subaylar yüzünden Türkçe’ye çevrilip dağıtıldığını okumuştuk. Eski Genelkurmay İstihbarat başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin- Youtube’daki Neyin Nesi TV’de yaptığı açıklamada- cemaat kadroları için şu itiraflarda bulunmuştu: “Bu çocuklar tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Yani zeki- ‘emredersiniz’ diyor- çok fazla eleştirmiyor- her türlü görevi yapıyor… Yani tam böyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin- TSK komuta kademesinin aradığı konuları tespit etmişler ve bunları o şekilde sundukları zaman bunların FETÖ’cü olarak bilinmelerine gerek yok ama bunların hepsi öyle bir gelmişler ki şeye- aranan adam olmuşlar. Bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar- yani bana da deseler şimdi ‘Kimleri seçeceksin?’ diye- onlardan seçerim. Çünkü bunlar hem zeki hem işte master yapmış- doktora yapmış- birkaç yabancı dil biliyor- bir kaç yerde çalışmış- Doğu’da Güneydoğu’da güzel görevler yapmış. Şimdi bu adamlar ister istemez komuta kademesi tarafından- en küçüğünden en büyüğüne kadar- seçilip çalışılmak istenen adamlar.” Fanatikler hariç bunu artık herkes kabul ediyor. Doğal olarak cemaatçi diye tutuklanan Harbiyeli gençlerin cezaevinden girdiği sınavları derece ile kazanması karşısında- “Hani bu çocuklar soru çalarak askeri okula girmişti?” şeklinde tepki gösterenler de haklı durumda. Çünkü gerçekten de bu Hareket içerisindeki gençlerin ezici bir çoğunluğu sınav sorularının verilmesine ihtiyaç duymayacak zekâvette ve donanımda. Bu girişi- şu soruya cevap aramak için yaptım: “Peki öyleyse cemaat neden sınav sorularını kendi seçtiği öğrencilere veriyordu?” Evet- cemaat. Yine hemen bir öfke kabarması olacak şimdi- biliyorum. “Neden cemaat diyorsun? Belki soruları münferiden çalan veya etrafına dağıtan bazı ahlaksızlar olabilir- neden cemaatin geneline çamur atıyorsun?” diyenler olacaktır. Olsun. Bu cümleyi bilerek kurdum. Çünkü biliyorum ki bu bir ‘cemaat’ organizasyonuydu. Daha doğrusu cemaatin içinde ayrı bir cemaat olan ve kimseye hesap vermeyen karanlık birimlerin organizasyonu. Soru verme de orada sistematik olarak yapılan bir uygulamaydı. Cemaatin yüzde doksanının bunları bilmiyor oluşu- yeni yeni öğrenmeye başlayışı veya duyduğunda inanamayışı- bu işin yapılmadığının kanıtı değildir. Cemaatin dual yapısının kanıtıdır. Küçük ama çekirdeği teşkil eden- Hareket’in geri kalanından ayrışmış- bambaşka gündemleri olan ve yapıp ettiklerini en başta da cemaatin bu geri kalan diğer büyük parçasından gizleyen bir başka yapılanmanın kanıtı… Kesin konuşuyorum- evet. Çünkü ‘soru çalma’ iddiaları gerçek- biliyorum. Bilen başka binlerce insan gibi… Geç de olsa öğrendim. Daha önce ilk duyduğumda ben de bunu bir kaç düzdânenin marifeti sanmıştım. Peki beni bugün bunun sistematik bir irtikap olduğu noktasına ne getirdi? Anlatayım. 15 Temmuz sonrasında büyük bir sorgulama başladı ve geçmişte susan bir çok kişi yaşadıklarını anlatmaya başladı. Hem “Soruları aldım” diyen hem de “Soruları verdim” diyen onlarca isimle konuştum. Dinlediklerimin doğruluğunu farklı kaynaklardan teyid ettim. Şimdi bunlardan bazılarını paylaşıp yukarıdaki soruya geri döneceğim. Yani “Neden?” sorusuna… Bu sınavlara giren şahısların hemen tamamı zaten kendi başlarına da üstesinden gelebilecekken- soruları almaya hiç ihtiyaçları yokken neden birileri önlerine bu soruları koydular Asıl tartışılması gereken nokta bence burası. Müstear adı Kerem… Yıllarca mahrem hizmetlerde bulunmuş- hapse girmeden yurtdışına çıkmış- 30’lu yaşlarda bir cemaat gönüllüsü. Bana diyor ki- “Sizce neden hususi arkadaşlardan bu kadar çok itirafçı çıktı- hiç düşündünüz mü?” Genel itibariyle etkin pişmanlıktan yararlanan sayısı 20 bin civarında bu arada. Bunlardan kaçı “hususi hizmetler”den bilmiyorum. Ama kendi okuduğum dosyalardan bile sayının epey kabarık olduğunu görebiliyorum. Tamam ama… Bu sorunun cevabı işkence değil mi? Bilhassa bu mahrem yapılanma içerisinde yer aldığı tespit edilenlere çok ciddi işkenceler yapıldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kaçırılanlar- bir daha kendisinden haber alınamayanlar var. Kerem- “Evet- bu doğru. Fakat hakikatin tamamı değil.” diyor. “Bazı ifadelere bakın- bunu anlarsınız.” dedikten sonra kendi cevabını şöyle veriyor: “Çünkü sisteme inancını yitiren çok sayıda arkadaş vardı. Özellikle son yıllarda işin çivisi iyice çıkmıştı. ‘Biz ne yapıyoruz?’ diye soran- vicdan azabı çeken- ‘mutlaka fetvası verilmiştir’ diye cevap aldığında tam tatmin olamayan- akşam kafasını yastığa koyduğunda içinde bir burukluk hisseden ve hep ‘Ben Hocaefendi’den daha iyi bilecek değilim ya" Vardır bir hikmeti.’ diyerek kendini teselli eden bu arkadaşların çoğu- 15 Temmuz’dan sonra dağıldı. Çünkü ‘Meğer bir hikmet yokmuş’ demeye başladılar. O yüzden önemli bir kısmı gidip itirafçı oldu.” Kerem’in kastettiği vicdan azabı veren bu işler arasında soru verme de vardı. “Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.” diyor. Peki sorular nasıl veriliyordu? Müstear adı Polat… Bu kısmını da ondan dinleyelim: “15 Temmuz olduğunda 23 yıldır Hizmet Hareketi’nde- 11 yıldır da hususi hizmetlerde bulunuyordum. Bu soru çalma meselesi…Yüzde yüz canım" Ben kendim kaç tane öğrenciye verdim. Bilmesem- içinde olmasam ben de komplo teorisi derim. Konduramam. Ama maalesef bu var. İsmi bile var bu işin: ‘Fetih okuma’. Sınav sorularını vermenin şifreli adı ‘Fetih okuma’dır. ‘Bu arkadaşa Fetih okunacak mı? Bu arkadaş Fetih okudu mu?’ diye tedbirli söylenir. Bunun anlamı- sorular verildi mi- demektir. Fakat bunun için bazı şartlar vardır. Herkese ‘Fetih okutulmaz’. Beş beşlik- güvenilir olması lazım. Onun da kriterleri vardır. Bu kriterleri karşılamıyorsa verilmez. Sadece bu da yetmez. Bir de ilgili atama için o arkadaşın uygun görülmüş olması gerekir. Çünkü bizim bir kariyer planlamamız vardır. Eğer arkadaş için yapılan planlama o sınava girmesini gerektiriyorsa ve de yüzde yüz güvenilir bir arkadaşsa o zaman sorular verilir. Bunu- o birimlerdeki herkes bilir. Yukarıdan geldiği söylenir ve sen de zaten onu bilerek yaparsın.” Polat- işleyen sistemle ilgili şu tür detaylar veriyor: “Ben kendi baktığım birim için söyleyeyim. Mesela kurum içi sınavlar oluyor. Terfi sınavları. Arkadaşlardan uygun gördüğümüze diyoruz ki- ‘Bu sınava başvur. Şu şu kitapları al- şu testleri al- çalış’. Bunu söylerken işyerinde çalışması özellikle vurgulanır. Böylece herkes onu çalışırken görür. O sınava gireceğini herkes bilir. Hiç bir zaman kişiye- ‘Sana soru vereceğiz- rahat ol- sıkıntı yok’ demeyiz. Arkadaş zaten sınava hazırlanır. Sınava bir veya iki gün kala Fetih okuma olayı gerçekleşir. Sorular bize yukarıdan dijital ortamda gelir. Diyelim ki 100 soruluk sınav; A paketinde 70 tane soru- B paketinde 70 soru- C paketinde 70 soru var ama bunlar aynı 70 soru değil. Birbirinden farklı 70 soru- ki aynı şıkları işaretlemeleri tedbirsizlik olur. Fetih okunmadan önce bir yemin metni vardı- onu okutuyorduk. Kuran!ı Kerim’i getiriyoruz- çocuk abdestli bir şekilde geliyor ve yemin metnini biz söylüyoruz- arkadaş tekrarlıyor. Bunu en yakınları dahil kimseye söylememesi için… Sonra dijital ortamda sorular verilir. Kağıt kalem kullanmak yasaktır. Arkadaş iki!üç saat bilgisayar ortamında sorulara ve cevaplarına bakar. Bu ya bizim evimizde olur ya da onun. Tabi ki sınavda başarılı olur. Yüz sorudan yetmiş tanesi moda!mod sorudur. 10 tane- 15 tane de kendisi yapsa başarılı bir şekilde sınavı kazanır. 100 sorunun hepsi verilmez. Çünkü hepsini doğru yapar- bu da tedbir açısından sıkıntı doğurur. Zaten baraj 70’tir. Belki sorular verilmese de arkadaş kazanacak ama riske edilmiyordu. Diyelim ki oraya 30 kişi alınacaksa 30’unun da bizden olması isteniyordu. Buna göre kariyer planlamaları yapılıyordu. Diyelim ki o sınava üç kere girme hakkı var ve arkadaşın bu üçüncü girişi ise riske edilmek istenmiyordu. Genelde yukarıdan bunlar ayarlanıyordu. Kimin sınava son giriş hakkı- kimin yaş haddi vesaire hep bakılıyordu. 17 Aralık sürecinden sonra sorular dijital gelmemeye başladı.” Peki bu sorular nereden geliyordu? Polat- “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS- YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” cevabını veriyor. **** Şunu belirtmem gerekir ki Polat- etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim. “Bana itirafçı/iftiracı diyecekler biliyorum. Evet- itiraflarda bulundum. Çünkü yaptıklarımdan çok pişmanım. Ama söylediklerimde tek bir tane yalan yok.” diye vurguluyor ve bir çağrı yapıyor: “Kod adımdan kim olduğumu bilmesi gerekenler biliyor. Benim birimimde adı geçen herkesle yüzleşmeye hazırım. Özellikle de benim bağlı bulunduğum- hiyerarşik olarak üstümde yer alan ve kamuoyunun yakından tanıdığı- molla olarak- Hocaefendi’nin talebesi olarak bildiği- yazar olarak bildiği abilerle yüzleşmeye hazırım. İsterseniz sizin Youtube kanalınızda canlı yayında kendileri ile bunları konuşup tek tek- cümle cümle yüzleşebilirim.” ifadelerini kullanıyor. Bu noktada bir kaç isim de sayıyor. Ancak ben bu isimleri burada yazmayı uygun görmüyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim; aralarındaki ilişkiyi teyid ettim. Ayrıca ‘Fetih okuma’ da dahil olmak üzere Polat’ın anlattığı hiç bir şeye kimse ‘yalan’ diyemedi. **** Polat ise “Bizim yatacak yerimiz yok.” ifadesini kullandıktan sonra şöyle devam ediyor: “Hizmet içerisinde beni vicdanen en çok rahatsız eden şey bu. Biz Hizmet içerisinde bir paralel yapıydık. Paralel Hizmet’tik biz. Bu tarz faaliyeleri bir esnaf- bir ev hanımı- bir öğretmen arkadaş veya yurtdışındaki safiyane bir arkadaş bilmez. Duysa da inanmıyor bile. Fakat benim anlattıklarım birebir gerçek. Bunları ben yaşadım. Daha anlatmadığım şeyler var. Bunlar geçekler. Ben bu güzel Hizmet’in sırtına kene gibi yapışan bizlerin- yani bu Paralel Hizmet’in- bu safranın temizlenmesini ve Hizmet’in tekrardan tasaffi etmesini istiyorum. Tek dileğim bu. Ne pislikler var. Bunları o zaman nasıl kendi aklımızla izah etmişiz- bağdaştırmışız anlayamıyorum. O zaman bir akvaryumun içindeydik. Bu olayları ben şu an değerlendirebiliyorum. O dönem böyle düşünmüyorduk. ‘Savaştaydık’. ‘Cihat ediyoruz- zamanında onlar çaldı- şimdi biz çalıyoruz’ diyorduk. ‘Allah rızası için’ diyorduk. Kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak şimdi o akvaryumdan çıkınca anlıyorum yaptıklarımızın vehametini. Düşünün- Ümraniye’de bir yurt yapılıyor. Esnaflar metrekare başına bir maliyet üstleniyor- aralarında para toplayıp o yurdu yaptırıyorlar. Biz o yurdun bilmem ne katında ‘Fetih okutuyoruz’… Hizmet içindeki bu paralel yapının- bizlerin çok ciddi vebali olduğunu- hesabımızın çok ağır olacağını düşünüyorum. Hakiki- safiyane Hizmet zaten bir alternatif üretecektir. Hizmet durmaz. Bitmez. Kendince bir çözüm veya yol belirleyecektir. Ama bizim yaptığımız işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Hizmet’in safrasını atacağını ve iç temizliğini yapacağını düşünüyorum.” **** Peki bu yine de sistematik olduğunun kanıtı sayılır mı? Polat’ın cevabı şöyle: “Bunu biz hiç sorgulamıyorduk ki zaten" Bu zaten öyleydi. Herkesçe kabul edilen bir şeydi. Yani yukarıdan- abilerden geliyordu. Bize her şeyin Hocaefendi’nin bilgisi dahilinde olduğu söyleniyordu. Zaten sistem kurulmuştu- tıkır tıkır işliyordu. Bütün bunlar zaten bireysel olamazdı ki… Bizim birimdeki- benim altımda ve üstümde yer alan bütün abiler- arkadaşlar bunu biliyor- yapıyordu. Öyle söyleniyordu. Ancak her şeye rağmen ben de bugün tek bir sorunun cevabını merak ediyorum: Gerçekten de Hocaefendi’nin bilgisi var mıydı- yok muydu? Düzenli olarak Bamteli’ni izliyorum. Bazen ‘Hangi Hocaefendi gerçek?’ diye düşünüyorum. Bize- birimdeki abilerin söylediği ve her şeyden haberi olduğu söylenen Hocaefendi mi gerçek yoksa Bamteli’nde izlediğim Hocaefendi mi? Bunu netleştiremiyorum.” **** Şimdi bir başka tanıklığa geçelim. Müstear adı Halil… O da hiç tutuklanmadan yurtdışına çıkabilen eski mahrem abilerden. ‘Hususi Hizmetler’in asker veya polise değil- sivil bazı memurlara bakan tarafında bulunmuş. İzmir’de. Aslen öğretmen olan ve 17!25 Aralık sürecinden sonra bu hususi göreve getirildiğini anlatan Halil- şahit olduklarını şöyle aktarıyor: “Ben bu göreve gelince hep merak ettiğim- ‘soru çalma’ şayialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını öğrenmek istedim. Bizimle aynı birimden olan ve eskiden beri bu hizmetlerde bulunan bir arkadaşla yürürken- taş atıp tavşan çıkartmak kabilinden- ‘Yahu şu sınav soruları meselesinin de amma suyu çıktı ha"’ dedim. Demez olaydım. Arkadaş beni o birimde eski zannetti ve dedi ki- ‘Hocam eskiden biz sinevizyondan yansıtır yemin ettirirdik- şimdi ise sorular elden ele dolaşmaya başladı…’ Ben meseleyi biraz daha kurcalayınca arkadaş dedi ki- ’17!25’ten sonraki yıl bile falanca sınavda bu iş devam etti. Bazı branşlarda 12!13 yıldır- bazılarında 7!8 yıldır soruları veriyoruz.’ diye anlattı… Benim bütün dengem bozuldu. Çünkü oraya atanmadan önce görev yaptığım bir başka ilde sohbetler yapıyordum. Özellikle 17 Aralık sonrası yapılan sohbetlerde soru çalma olayını kesin bir dille reddediyordum. ‘Olsa ben bilirdim’ diye düşünüyordum. Ama şimdi sırçalı köşke çakıl taşı değmişti. Meğer olay doğruymuş. Hem de yıllardır bu iş yapılıyormuş. Ben sonrasındaki ilk toplantıda başımızdaki şahsa ‘Hocam bunu nasıl yaparsınız- bu 72 milyon insanın hakkına girmek değil mi? Bu kesinlikle caiz değil. Buna kimse fetva veremez’ dedim. Başımızdaki arkadaş bana dedi ki- ‘Abi bunlar konjoktürel şeyler. Türkiye’nin gerçekleri bunlar. Abiler mutlaka Hocaefendi’nin onayını almışlardır.’ Ben de dedim ki- ‘Buna değil Hocaefendi- Peygamber Efendimiz bile gelse cevaz veremez. Çünkü düpedüz kul hakkı bu’ dedim. Ve birimdeki görevim ile ilgili ilk çatırdama burda başladı. Ben bu meseleyi burda bırakmayıp kendi mesul olduğum- aşağı yukarı benle yaşıt olan ve aklı başında iki elemanıma da açtım. O gece tam 5 saat bu meseleyi konuştuk. Hocam inanın bu arkadaşlar benden sizden üç!dört kat daha zeki insanlar. Her şeylerini bir çırpıda verebilecek kadar da samimiler. Çünkü birisi 6 aylık maaşını- diğeri 8 aylık maaşını himmet etmişti o yıl. Çok çok zengin olabileceklerken kıt kanaat yaşıyorlardı. Her ikisi de biraz şaşırarak bana baktılar. En başta bana dediler ki ‘Abi sen bundan önce nerde çalışıyordun?’ Ben de uzun süre yurt dışında öğretmenlik yaptığımı vesaire anlattım. Haktan hukuktan- Hocaefendi’nin bundan haberinin olamayacağından- olsa da kesinlikle cevaz vermiyeceğinden başlayınca dediler ki- ‘Abi ben şu tarihte şu sınava girdim ve bu sınavın soruları önüme konmuştu- ki Hocaefendi o tarihlerde Türkiye’deydi’ dedi. Diğeri- ‘Abi aslında haklısınız- benim çocuğun da geçen yıl ….. sınavından bir gün önce sorular önüne konulunca oğlum ‘Allah belanızı versin’ deyip kapıyı çarpıp Hizmet evini terketti ve o gün bugündür ‘Baba bana abiler mabiler deme sakın…’ diyor. Oysa ki benim oğlum Türkiye derecesi yapan bir çocuktu. Bu olaydan sonra Hizmet’ten koptu.‘ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Ee o zaman her işte bir gerçeklik payı varmış. Bu yenen tokatlar da boşa değilmiş’ deyince- her ikisi de ‘Değil tabi abi’ diye tasdik ettiler.” **** Dediğim gibi- bu son 4 yılda soru aldığını ve verdiğini bizzat söyleyen onlarca kişi ile konuştum. Bunlar arasında- yukarıdaki örnekte olduğu gibi soruları reddettiğini ve cemaate küstüğünü anlatan gençler de var. Bazıları ile düzenli olarak görüşüyorum. Bir de bugünlerde şahit olduğum enteresan bir yüzleşme oldu. Tanıdığım bir aile- bu soru çalma mevzuundan dolayı bir çeşit travma yaşıyor. Çünkü başından beri iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunan bu dost aile- geçtiğimiz günlerde kendi oğullarının- “Biliyor musunuz- polis akademisi sınavlarının soruları bana verilmişti” itirafı ile sarsıldı. Yıllar sonra gelen bu itiraf sonrasında bir süre gerçeği kabul etmekte zorlanan anne!baba- bir süre sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirerek- “Demek ki o zaman öyle olması gerekiyormuş.” şeklinde kendini rahatlatma yolunu seçti. O zaman öyle mi olması gerekiyordu gerçekten? İşte şimdi- baştaki o soruya gelmiş bulunuyoruz. Cemaat- son derece zeki ve başarılı gençleri bünyesinde barındırmasına rağmen neden aradan seçtiği bazı kişilere soruları veriyordu? İşte bunun cevabı burada gizli. Bir önceki “Geç kalmış bir hasbihal!2” başlıklı yazıda çok daha fazlasını bulacağınız bir sosyolojik gerçeklikten dolayı. Bir çeşit savaş hali içerisinde herkes devlette daha fazla güce ve koltuğa sahip olmanın mücadelesini veriyordu. Kadrolaşma konusunda agresif bir tutum takınan ve dizginlenmesi zor iştahı nedeniyle işi şansa bırakmak istemeyen cemaatteki bazı birimler- neticeyi garanti altına alabilmek için gerekirse sorulara ulaşmakta ve bunları adaylara vermekte beis görmüyordu. Bir yere 40 kişi gelecekse mümkünse tamamı cemaatten olsun isteniyordu. Bunun için hedefler veriliyordu. Bürokrasiye o yıl kaç tane adam sokulacağına ilişkin olarak cemaat birimleri arasında rekabet vardı. Nasıl ki AKP’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulan ‘Gizli’ ibareli raporda- “Tüm kilit noktalarda ön koşulsuz olarak sadece partimizle yüzde yüz uyumlu çalışacak personelin istihdamının gerçekleştirilmesi gerek” deniyorsa burada da aynısı geçerliydi. Eski SHP’li bakan Mehmet Moğultay da aynı bakış açısıyla- “Yapılacak en akıllıca hareket- kendi devr!i iktidarında örgütleneceksin- kadrolaşacaksın ve bu kadrolar günün birinde gelecek yine senin yolunu açacak.” diyordu. Daha önce de dediğim gibi- bu bir ‘tencere dibin kara…’ döngüsü. Ya da ‘Ellere var da bize yok mu?’… Kadrolaşma bir Türkiye gerçeği. Anka Kuşu’nun üzerine oturduğu dal burası. **** Durum böyleyken cemaat tabanının bu kadar büyük bir şok yaşaması ve söylenenleri kabulde bu kadar zorlanmasının nedeni ne peki? Çünkü onların gaye!i hayal haline getirdiği- ömrünü adadığı davada buna yer yoktu. Gülen’den yıllarca bunun tam tersini okumuş ve dinlemişti. Meriç’ten karşıya geçtikten sonra yakıp ısındığı odunların parasını oracığa bırakan insanlar topluluğuydu burası. Hal böyle iken Hareket içerisinden herhangi birinin bilerek ve isteyerek böyle bir suçu irtikap edebileceğini kabul edemiyorlar. “Bir hasbihal…” başlıklı yazısı ile bu dizinin kaleme alınmasına vesile olan Tr7/24 yazarı Alper Ender Fırat da aynı duygularla şu itirazı yapıyordu: “Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi- ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına- ne yeğenlerime- ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti. Peki ben- çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin- niye soru çalma ile anılsın ki?” Doğrudur. Gerçekten de cemaatin yüzde 90’ının soruları alması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta bundan haberdar dahi değiller. Geri kalanı da aslında kendi girdikleri sınavları kazanabilecek donanımda olmalarına rağmen gönül verip dava belledikleri bir yolda ‘daha iyi hizmet edeceğiz’ zehabı ile abileri tarafından kullanıldılar. Bu günaha alet edildiler. Kirletildiler. O yüzden bunun için ‘vicdan manüplasyonu’ tabirini kullanmıştım. Aynı zamanda ‘ahlakın manüplasyonu’… Yani normalde doğru kabul etmediği veya etmeyeceği bir şeyi- kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ‘ahlakîleştirmek’… Gerçi burada diğer gruplar gibi cemaat de adı konmamış bir şekilde ‘ahlakın müphemliği’ üzerinden hareket ediyor ama… Bu kavramın sahibi Bauman bile tam olarak bunu söylemiyor olsa da ahlakın da doğrunun da birden fazla yorumu olabileceği görüşünden hareket eden bu tür gruplar- hukukun dışında bir çete gibi hareket eden devlet düzeni içerisinde- ahlakî seçimlerin göreceli olduğu düşüncesi ile soru çalma gibi suçlara cevaz verebildiler. Çünkü halktaki karşılığı binde sıfır sıfır bilmem kaçlarla ölçülen bir partinin lideri bile kendine yakın kadrolar için “Cumhuriyetçiler iş başında” diyebiliyordu. “Bizim arkadaşlarımız” dediği bazı askerler ve yargı mensupları ile devleti kendi tekellerinde görebiliyordu. Kimse de bunu sorun etmiyordu. Bu onlara doğuştan verilmiş bir hak gibiydi. Devletin kendisi yıllarca atamalar için etek boylarını ölçüp- adayın evindeki vitrinde içki şişeleri olup olmadığını araştırmadı mı? Kritik yerlere atanacak kişiler için mahalle bakkalından kapıcıya kadar sorgulama yaparak ailesinde başörtülü olup olmadığı hakkında bilgiler toplamadı mı? Bu devletin kendini korumak için öne koyduğu bir çeşit ‘ödev’se eğer- bu gruplar da işte kendi varlıklarını koruyabilmek için aynı ‘müphem’ alana sığındılar. Burada kendisi ahlaki ölçütlere ve hukuka göre hareket etmeyen devletin- kendi vatandaşlarını da benzer yöntemlere ittiği- dolayısıyla da onlara hukuk ile veya etik kurallarla yaptırımda bulunma yetkisinin olmadığı görüşü ile hareket ettiler. Ancak burada cemaat için aslında varoluşsal bir çelişki bulunuyor. Bu argümanlara sarılmakla- yaptıkları tahribatı ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıktığı diğer gruplar ile kendini eşitlemektedir. Muhalefet ettiği yöntemlerin aynısını- çok daha mahir bir şekilde kullanarak onların önüne geçmemekte- tam tersine onların da altına inmektedir. Çünkü yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ne modernitedir ne modernitenin ürettiği otoritedir; bizzat Hareket’in kendi kutsal referans kaynaklarıdır. Üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin kendisini belirsizleştiren- muğlaklaştıran- aşındıran bir hareket- en başta kendi durduğu yeri inkâr eden bir harekettir. Kendi kendini bağladığı ahlaki normları bizzat kendisi- kendisi adına ve kendisi yararına ihlal eden bir hareket- iddiasını nasıl sürdürebilir? Bu soruların cevabını vermek- cemaatin suça bulaşmamış olan masum ve kalabalık kitlesine düşer. ahmetdonmez.net

Avatar
Deniz Şener 4 ay önce

Geç kalmış bir itiraf Yazar Ahmet Dönmez - 01/03/2020 Bu yazıyı hazırladığım şu esnada bile nice insanlar haksız yere ‘soru çalma’ iddiası ile gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Geçmişini çok iyi bildiğim, karakterinden, kabiliyetinden ve zekâsından zerre kadar şüphe duymadığım kişiler, soru çalma suçlamasından aklanmaya çalışıyor. Neden? Hem hasetle dolu konu-komşu, akrabanın “Olsa olsa…” diyerek başarılı gençleri ‘ihbar’ etmesi hem devletin at ile it izini ayırmadan bir işgal ordusu gibi hareket etmesi hem de zamanında cemaatin belli alanlarda bu iğrenç yola tevessül etmiş olması nedeniyle binlerce temiz insan lekelenmiş durumda. Cemaat kadrolarının genelinin ne kadar iyi eğitimli, ne kadar zeki ve düzgün insanlardan oluştuğunu, bugün en keskin muarızları bile kabul ediyor aslında. Hele o kadrolar olmaksızın geçen bu 5-6 yıldan sonra, bu hakikat biraz daha iyi anlaşılmış durumda. Cemaatten hiç hazzetmeyen, bunu her fırsatta dile getiren bir emekli subay tanıdığım geçenlerde dedi ki, “Bunlara baktıktan sonra diyorum ki yine cemaatteki çocuklar çok iyiymiş. Hem daha dürüstlerdi hem de daha kabiliyetlilerdi. Bunlar hepten paçoz çıktı.” Aynı şekilde onyıllardır yurtdışında uluslararası ticaret yapan ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir dostum, “Sana bir şey diyeyim mi, Türkiye’nin dışarıya bakan kurumlarının neredeyse hiçbirinde doğru düzgün muhatap olacak adam kalmadı. Bunu sadece bizler değil, yabancılar da söylüyor. Kalite yerlerde. Dil bilmeyen, konuşmasını bilmeyen, oturma kalkma bilmeyen insanlarla doldu her yer. Yabancı muhataplarımız da bundan muzdarip.” dedi. Bu şikâyetleri, özellikle cemaat kadrolarının farkını anlatabilmek için dile getiriyordu. Bundan dolayı devletin bir şekilde bazı KHK’lılara yeniden kapıyı açmaya mecbur kalacağını söyleyenlerin sayısı artıyor. Mesela Hava Kuvvetleri’nde yıllardır kullanılan İngilizce eğitim ve talimnamelerin dil bilmeyen yeni subaylar yüzünden Türkçe’ye çevrilip dağıtıldığını okumuştuk. Eski Genelkurmay İstihbarat başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Youtube’daki Neyin Nesi TV’de yaptığı açıklamada, cemaat kadroları için şu itiraflarda bulunmuştu: “Bu çocuklar tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Yani zeki, ‘emredersiniz’ diyor, çok fazla eleştirmiyor, her türlü görevi yapıyor… Yani tam böyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TSK komuta kademesinin aradığı konuları tespit etmişler ve bunları o şekilde sundukları zaman bunların FETÖ’cü olarak bilinmelerine gerek yok ama bunların hepsi öyle bir gelmişler ki şeye, aranan adam olmuşlar. Bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar, yani bana da deseler şimdi ‘Kimleri seçeceksin?’ diye, onlardan seçerim. Çünkü bunlar hem zeki hem işte master yapmış, doktora yapmış, birkaç yabancı dil biliyor, bir kaç yerde çalışmış, Doğu’da Güneydoğu’da güzel görevler yapmış. Şimdi bu adamlar ister istemez komuta kademesi tarafından, en küçüğünden en büyüğüne kadar, seçilip çalışılmak istenen adamlar.” Fanatikler hariç bunu artık herkes kabul ediyor. Doğal olarak cemaatçi diye tutuklanan Harbiyeli gençlerin cezaevinden girdiği sınavları biricik derece ile kazanması karşısında, “Hani bu çocuklar soru çalarak askeri okula girmişti?” şeklinde tepki gösterenler de haklı durumda. Çünkü gerçekten de bu Hareket içerisindeki gençlerin ezici bir çoğunluğu sınav sorularının verilmesine ihtiyaç duymayacak zekâvette ve donanımda. Bu girişi, şu soruya cevap aramak için yaptım: “Peki öyleyse cemaat neden sınav sorularını kendi seçtiği öğrencilere veriyordu?” Evet, cemaat. Yine hemen bir öfke kabarması olacak şimdi, biliyorum. “Neden cemaat diyorsun? Belki soruları münferiden çalan veya etrafına dağıtan bazı ahlaksızlar olabilir, neden cemaatin geneline çamur atıyorsun?” diyenler olacaktır. Olsun. Bu cümleyi bilerek kurdum. Çünkü biliyorum ki bu bir ‘cemaat’ organizasyonuydu. Daha doğrusu cemaatin içinde ayrı bir cemaat olan ve kimseye hesap vermeyen karanlık birimlerin organizasyonu. Soru verme de orada sistematik olarak yapılan bir uygulamaydı. Cemaatin yüzde doksanının bunları bilmiyor oluşu, yeni yeni öğrenmeye başlayışı veya duyduğunda inanamayışı, bu işin yapılmadığının kanıtı değildir. Cemaatin dual yapısının kanıtıdır. Küçük ama çekirdeği teşkil eden, Hareket’in geri kalanından ayrışmış, bambaşka gündemleri olan ve yapıp ettiklerini en başta da cemaatin bu geri kalan diğer büyük parçasından gizleyen bir başka yapılanmanın kanıtı… Kesin konuşuyorum, evet. Çünkü ‘soru çalma’ iddiaları gerçek, biliyorum. Bilen başka binlerce insan gibi… Geç de olsa öğrendim. Daha önce ilk duyduğumda ben de bunu bir kaç düzdânenin marifeti sanmıştım. Peki beni bugün bunun sistematik bir irtikap olduğu noktasına ne getirdi? Anlatayım. 15 Temmuz sonrasında büyük bir sorgulama başladı ve geçmişte susan bir çok kişi yaşadıklarını anlatmaya başladı. Hem “Soruları aldım” diyen hem de “Soruları verdim” diyen onlarca isimle konuştum. Dinlediklerimin doğruluğunu farklı kaynaklardan teyid ettim. Şimdi bunlardan bazılarını paylaşıp yukarıdaki soruya geri döneceğim. Yani “Neden?” sorusuna… Bu sınavlara giren şahısların hemen tamamı zaten kendi başlarına da üstesinden gelebilecekken, soruları almaya hiç ihtiyaçları yokken neden birileri önlerine bu soruları koydular Asıl tartışılması gereken nokta bence burası. Müstear adı Kerem… Yıllarca mahrem hizmetlerde bulunmuş, hapse girmeden yurtdışına çıkmış, 30’lu yaşlarda bir cemaat gönüllüsü. Bana diyor ki, “Sizce neden hususi arkadaşlardan bu kadar çok itirafçı çıktı, hiç düşündünüz mü?” Genel itibariyle etkin pişmanlıktan yararlanan sayısı 20 bin civarında bu arada. Bunlardan kaçı “hususi hizmetler”den bilmiyorum. Ama kendi okuduğum dosyalardan bile sayının epey kabarık olduğunu görebiliyorum. Tamam ama… Bu sorunun cevabı işkence değil mi? Bilhassa bu mahrem yapılanma içerisinde yer aldığı tespit edilenlere çok ciddi işkenceler yapıldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kaçırılanlar, bir daha kendisinden haber alınamayanlar var. Kerem, “Evet, bu doğru. Fakat hakikatin tamamı değil.” diyor. “Bazı ifadelere bakın, bunu anlarsınız.” dedikten sonra kendi cevabını şöyle veriyor: “Çünkü sisteme inancını yitiren çok sayıda arkadaş vardı. Özellikle son yıllarda işin çivisi iyice çıkmıştı. ‘Biz ne yapıyoruz?’ diye soran, vicdan azabı çeken, ‘mutlaka fetvası verilmiştir’ diye cevap aldığında tam tatmin olamayan, akşam kafasını yastığa koyduğunda içinde bir burukluk hisseden ve hep ‘Ben Hocaefendi’den daha iyi bilecek değilim ya! Vardır bir hikmeti.’ diyerek kendini teselli eden bu arkadaşların çoğu, 15 Temmuz’dan sonra dağıldı. Çünkü ‘Meğer bir hikmet yokmuş’ demeye başladılar. O yüzden önemli bir kısmı gidip itirafçı oldu.” Kerem’in kastettiği vicdan azabı veren bu işler arasında soru verme de vardı. “Mesela bir arkadaş GATA’ya girecekti. Sorular verildi. Ancak arkadaş kabul etmedi. Sonra da sırf bu yüzden Hizmet’le ilişkisini kesti.” diyor. Peki sorular nasıl veriliyordu? Sami Müstear adı Polat… Bu kısmını da ondan dinleyelim: “15 Temmuz olduğunda 23 yıldır Hizmet Hareketi’nde, 11 yıldır da hususi hizmetlerde bulunuyordum. Bu soru çalma meselesi…Yüzde yüz canım! Ben kendim kaç tane öğrenciye verdim. Bilmesem, içinde olmasam ben de komplo teorisi derim. Konduramam. Ama maalesef bu var. İsmi bile var bu işin: ‘Fetih okuma’. Sınav sorularını vermenin şifreli adı ‘Fetih okuma’dır. ‘Bu arkadaşa Fetih okunacak mı? Bu arkadaş Fetih okudu mu?’ diye tedbirli söylenir. Bunun anlamı, sorular verildi mi, demektir. Fakat bunun için bazı şartlar vardır. Herkese ‘Fetih okutulmaz’. Beş beşlik, güvenilir olması lazım. Onun da kriterleri vardır. Bu kriterleri karşılamıyorsa verilmez. Sadece bu da yetmez. Bir de ilgili atama için o arkadaşın uygun görülmüş olması gerekir. Çünkü bizim bir kariyer planlamamız vardır. Eğer arkadaş için yapılan planlama o sınava girmesini gerektiriyorsa ve de yüzde yüz güvenilir bir arkadaşsa o zaman sorular verilir. Bunu, o birimlerdeki herkes bilir. Yukarıdan geldiği söylenir ve sen de zaten onu bilerek yaparsın.”Polat, işleyen sistemle ilgili şu tür detaylar veriyor: “Ben kendi baktığım birim için söyleyeyim. Mesela kurum içi sınavlar oluyor. Terfi sınavları. Arkadaşlardan uygun gördüğümüze diyoruz ki, ‘Bu sınava başvur. Şu şu kitapları al, şu testleri al, çalış’. Bunu söylerken işyerinde çalışması özellikle vurgulanır. Böylece herkes onu çalışırken görür. O sınava gireceğini herkes bilir. Hiç bir zaman kişiye, ‘Sana soru vereceğiz, rahat ol, sıkıntı yok’ demeyiz. Arkadaş zaten sınava hazırlanır. Sınava bir veya iki gün kala Fetih okuma olayı gerçekleşir. Sorular bize yukarıdan dijital ortamda gelir. Diyelim ki 100 soruluk sınav; A paketinde 70 tane soru, B paketinde 70 soru, C paketinde 70 soru var ama bunlar aynı 70 soru değil. Birbirinden farklı 70 soru, ki aynı şıkları işaretlemeleri tedbirsizlik olur. Fetih okunmadan önce bir yemin metni vardı, onu okutuyorduk. Kuran-ı Kerim’i getiriyoruz, çocuk abdestli bir şekilde geliyor ve yemin metnini biz söylüyoruz, arkadaş tekrarlıyor. Bunu en yakınları dahil kimseye söylememesi için… Sonra dijital ortamda sorular verilir. Kağıt kalem kullanmak yasaktır. Arkadaş iki-üç saat bilgisayar ortamında sorulara ve cevaplarına bakar. Bu ya bizim evimizde olur ya da onun. Tabi ki sınavda başarılı olur. Yüz sorudan yetmiş tanesi moda-mod sorudur. 10 tane, 15 tane de kendisi yapsa başarılı bir şekilde sınavı kazanır. 100 sorunun hepsi verilmez. Çünkü hepsini doğru yapar, bu da tedbir açısından sıkıntı doğurur. Zaten baraj 70’tir. Belki sorular verilmese de arkadaş kazanacak ama riske edilmiyordu. Diyelim ki oraya 30 kişi alınacaksa 30’unun da bizden olması isteniyordu. Buna göre kariyer planlamaları yapılıyordu. Diyelim ki o sınava üç kere girme hakkı var ve arkadaşın bu üçüncü girişi ise riske edilmek istenmiyordu. Genelde yukarıdan bunlar ayarlanıyordu. Kimin sınava son giriş hakkı, kimin yaş haddi vesaire hep bakılıyordu. 17 Aralık sürecinden sonra sorular dijital gelmemeye başladı.”Peki bu sorular nereden geliyordu? Polat, “Başımızdaki kişiden geliyordu. Muhtemelen okul komutanlıkları sınav komisyonunda olanlardan geliyordu. Ancak sadece askeri okul sınavları değil. KPSS, TUS, YDS (Yabancı Dil Sınavı) da geliyordu. ALES de geliyordu. Hepsi geliyordu. ÖSYM’nin yaptığı sınavların soruları da geliyordu. Ben konumum itibariyle bunların hepsini bilgi ile söylüyorum size.” cevabını veriyor. ****Şunu belirtmem gerekir ki Polat, etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim. “Bana itirafçı/iftiracı diyecekler biliyorum. Evet, itiraflarda bulundum. Çünkü yaptıklarımdan çok pişmanım. Ama söylediklerimde tek bir tane yalan yok.” diye vurguluyor ve bir çağrı yapıyor: “Kod adımdan kim olduğumu bilmesi gerekenler biliyor. Benim birimimde adı geçen herkesle yüzleşmeye hazırım. Özkaya ellikle de benim bağlı bulunduğum, hiyerarşik olarak üstümde yer alan ve kamuoyunun yakından tanıdığı, molla olarak, Hocaefendi’nin talebesi olarak bildiği, yazar olarak bildiği abilerle yüzleşmeye hazırım. İsterseniz sizin Youtube kanalınızda canlı yayında kendileri ile bunları konuşup tek tek, cümle cümle yüzleşebilirim.” ifadelerini kullanıyor. Bu noktada bir kaç isim de sayıyor. Ancak ben bu isimleri burada yazmayı uygun görmüyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim; aralarındaki ilişkiyi teyid ettim. Ayrıca ‘Fetih okuma’ da dahil olmak üzere Polat’ın anlattığı hiç bir şeye kimse ‘yalan’ diyemedi.****Polat ise “Bizim yatacak yerimiz yok.” ifadesini kullandıktan sonra şöyle devam ediyor: “Hizmet içerisinde beni vicdanen en çok rahatsız eden şey bu. Biz Hizmet içerisinde bir paralel yapıydık. Paralel Hizmet’tik biz. Bu tarz faaliyeleri bir esnaf, bir ev hanımı, bir öğretmen arkadaş veya yurtdışındaki safiyane bir arkadaş bilmez. Duysa da inanmıyor bile. Fakat benim anlattıklarım birebir gerçek. Bunları ben yaşadım. Daha anlatmadığım şeyler var. Bunlar Ali gerçekler. Ben bu güzel Hizmet’in sırtına kene gibi yapışan bizlerin, yani bu Paralel Hizmet’in, bu safranın temizlenmesini ve Hizmet’in tekrardan tasaffi etmesini istiyorum. Tek dileğim bu. Ne pislikler var. Bunları o zaman nasıl kendi aklımızla izah etmişiz, bağdaştırmışız anlayamıyorum. O zaman bir akvaryumun içindeydik. Bu olayları ben şu an değerlendirebiliyorum. O dönem böyle düşünmüyorduk. ‘Savaştaydık’. ‘Cihat ediyoruz, zamanında onlar çaldı, şimdi biz çalıyoruz’ diyorduk. ‘Allah rızası için’ diyorduk. Kendimizi rahatlatıyorduk. Ancak şimdi o akvaryumdan çıkınca anlıyorum yaptıklarımızın vehametini. Düşünün, Ümraniye’de bir yurt yapılıyor. Esnaflar metrekare başına bir maliyet üstleniyor, aralarında para toplayıp o yurdu yaptırıyorlar. Biz o yurdun bilmem ne katında ‘Fetih okutuyoruz’… fatih Hizmet içindeki bu paralel yapının, bizlerin çok ciddi vebali olduğunu, hesabımızın çok ağır olacağını düşünüyorum. Hakiki, safiyane Hizmet zaten bir alternatif üretecektir. Hizmet durmaz. Bitmez. Kendince bir çözüm veya yol belirleyecektir. Ama bizim yaptığımız işlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Hizmet’in safrasını atacağını ve iç temizliğini yapacağını düşünüyorum.”****Peki bu yine de sistematik olduğunun kanıtı sayılır mı? Polat’ın cevabı şöyle: “Bunu biz hiç sorgulamıyorduk ki zaten! Bu zaten öyleydi. Herkesçe kabul edilen bir şeydi. Yani yukarıdan, abilerden geliyordu. Bize her şeyin Hocaefendi’nin bilgisi dahilinde olduğu söyleniyordu. Zaten sistem kurulmuştu, tıkır tıkır işliyordu. Bütün bunlar zaten bireysel olamazdı ki… Bizim birimdeki, benim altımda ve üstümde yer alan bütün abiler, arkadaşlar bunu biliyor, yapıyordu. Öyle söyleniyordu. Ancak her şeye rağmen ben de bugün tek bir sorunun cevabını merak ediyorum: Gerçekten de Hocaefendi’nin bilgisi var mıydı, yok muydu? Düzenli olarak Bamteli’ni izliyorum. Bazen ‘Hangi Hocaefendi gerçek?’ diye düşünüyorum. Bize, birimdeki abilerin söylediği ve her şeyden haberi olduğu söylenen Hocaefendi mi gerçek yoksa Bamteli’nde izlediğim Hocaefendi mi? Bunu netleştiremiyorum.”****Şimdi bir başka tanıklığa geçelim.Müstear adı Halil…O da hiç tutuklanmadan yurtdışına çıkabilen eski mahrem abilerden.‘Hususi Hizmetler’in asker veya polise değil, sivil bazı memurlara bakan tarafında bulunmuş. İzmir’de.Aslen öğretmen olan ve 17-25 Aralık sürecinden sonra bu hususi göreve getirildiğini anlatan Halil, şahit olduklarını şöyle aktarıyor: “Ben bu göreve gelince hep merak ettiğim, ‘soru çalma’ şayialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını öğrenmek istedim. Bizimle aynı birimden olan ve eskiden beri bu hizmetlerde bulunan bir arkadaşla yürürken, taş atıp tavşan çıkartmak kabilinden, ‘Yahu şu sınav soruları meselesinin de amma suyu çıktı ha!’ dedim. Demez olaydım. Arkadaş beni o birimde eski zannetti ve dedi ki, ‘Hocam eskiden biz sinevizyondan yansıtır yemin ettirirdik, şimdi ise sorular elden ele dolaşmaya başladı…’ Ben meseleyi biraz daha kurcalayınca arkadaş dedi ki, ’17-25’ten sonraki yıl bile falanca sınavda bu iş devam etti. Bazı branşlarda 12-13 yıldır, bazılarında 7-8 yıldır soruları veriyoruz.’ diye anlattı… Benim bütün dengem bozuldu. Çünkü oraya atanmadan önce görev yaptığım bir başka ilde sohbetler yapıyordum. Özellikle 17 Aralık sonrası yapılan sohbetlerde soru çalma olayını kesin bir dille reddediyordum. ‘Olsa ben bilirdim’ diye düşünüyordum. Ama şimdi sırçalı köşke çakıl taşı değmişti. Meğer olay doğruymuş. Hem de yıllardır bu iş yapılıyormuş. Ben sonrasındaki ilk toplantıda başımızdaki şahsa ‘Hocam bunu nasıl yaparsınız, bu 72 milyon insanın hakkına girmek değil mi? Bu kesinlikle caiz değil. Buna kimse fetva veremez’ dedim. Başımızdaki arkadaş bana dedi ki, ‘Abi bunlar konjoktürel şeyler. Türkiye’nin gerçekleri bunlar. Abiler mutlaka Hocaefendi’nin onayını almışlardır.’ Ben de dedim ki, ‘Buna değil Hocaefendi, Peygamber Efendimiz bile gelse cevaz veremez. Çünkü düpedüz kul hakkı bu’ dedim. Ve birimdeki görevim ile ilgili ilk çatırdama burda başladı. Ben bu meseleyi burda bırakmayıp kendi mesul olduğum, aşağı yukarı benle yaşıt olan ve aklı başında iki elemanıma da açtım. O gece tam 5 saat bu meseleyi konuştuk. Hocam inanın bu arkadaşlar benden sizden üç-dört kat daha zeki insanlar. Her Selçuk lerini bir çırpıda verebilecek kadar da samimiler. Çünkü birisi 6 aylık maaşını, diğeri 8 aylık maaşını himmet etmişti o yıl. Çok çok zengin olabileceklerken kıt kanaat yaşıyorlardı. Her ikisi de biraz şaşırarak bana baktılar. En başta bana dediler ki ‘Abi sen bundan önce nerde çalışıyordun?’ Ben de uzun süre yurt dışında öğretmenlik yaptığımı vesaire anlattım. Haktan hukuktan, Hocaefendi’nin bundan haberinin olamayacağından, olsa da kesinlikle cevaz vermiyeceğinden başlayınca dediler ki, ‘Abi ben şu tarihte şu sınava girdim ve bu sınavın soruları önüme konmuştu, ki Hocaefendi o tarihlerde Türkiye’deydi’ dedi. Diğeri, ‘Abi aslında haklısınız, benim çocuğun da geçen yıl ….. sınavından bir gün önce sorular önüne konulunca oğlum ‘Allah belanızı versin’ deyip kapıyı çarpıp Hizmet evini terketti ve o gün bugündür ‘Baba bana abiler mabiler deme sakın…’ diyor. Oysa ki benim oğlum Türkiye derecesi yapan bir çocuktu. Bu olaydan sonra Hizmet’ten koptu.‘ dedi. Burhan Ben de bunun üzerine ‘Ee o zaman her işte bir gerçeklik payı varmış. Bu yenen tokatlar da boşa değilmiş’ deyince, her ikisi de ‘Değil tabi abi’ diye tasdik ettiler.”****Dediğim gibi, bu son 4 yılda soru aldığını ve verdiğini bizzat söyleyen onlarca kişi ile konuştum. Bunlar arasında, yukarıdaki örnekte olduğu gibi soruları reddettiğini ve cemaate küstüğünü anlatan gençler de var. Bazıları ile düzenli olarak görüşüyorum.Bir de bugünlerde şahit olduğum enteresan bir yüzleşme oldu. Tanıdığım bir aile, bu soru çalma mevzuundan dolayı bir çeşit travma yaşıyor. Çünkü başından beri iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunan bu dost aile, geçtiğimiz günlerde kendi oğullarının, “Biliyor musunuz, polis akademisi sınavlarının soruları bana verilmişti” itirafı ile sarsıldı. Yıllar sonra gelen bu itiraf sonrasında bir süre gerçeği kabul etmekte zorlanan anne-baba, bir süre sonra bir çeşit savunma mekanizması geliştirerek, “Demek ki o zaman öyle olması gerekiyormuş.” şeklinde kendini rahatlatma yolunu seçti.O zaman öyle mi olması gerekiyordu gerçekten?İşte şimdi, baştaki o soruya gelmiş bulunuyoruz.Cemaat, son derece zeki ve başarılı gençleri bünyesinde barındırmasına rağmen neden aradan seçtiği bazı kişilere soruları veriyordu?İşte bunun cevabı burada gizli. Bir önceki “Geç kalmış bir hasbihal-2” başlıklı yazıda çok daha fazlasını bulacağınız bir sosyolojik gerçeklikten dolayı. Bir çeşit savaş hali içerisinde herkes devlette daha fazla güce ve koltuğa sahip olmanın mücadelesini veriyordu. Kadrolaşma konusunda agresif bir tutum takınan ve dizginlenmesi zor iştahı nedeniyle işi şansa bırakmak istemeyen cemaatteki bazı birimler, neticeyi garanti altına alabilmek için gerekirse sorulara ulaşmakta ve bunları adaylara vermekte beis görmüyordu.Bir yere 40 kişi gelecekse mümkünse tamamı cemaatten olsun isteniyordu. Bunun için hedefler veriliyordu. Bürokrasiye o yıl kaç tane adam sokulacağına ilişkin olarak cemaat birimleri arasında rekabet vardı. Nasıl ki‘Gizli’ ibareli raporda, “Tüm kilit noktalarda ön koşulsuz olarak sadece partimizle yüzde yüz uyumlu çalışacak personelin istihdamının gerçekleştirilmesi gerek” deniyorsa burada da aynısı geçerliydi. Eski SHP’li bakan Mehmet Moğultay da aynı bakış açısıyla, “Yapılacak en akıllıca hareket, kendi devr-i iktidarında örgütleneceksin, kadrolaşacaksın ve bu kadrolar günün birinde gelecek yine senin yolunu açacak.” diyordu.Daha önce de dediğim gibi, bu bir ‘tencere dibin kara…’ döngüsü.Ya da ‘Ellere var da bize yok mu?’…Kadrolaşma bir Türkiye gerçeği.Anka Kuşu’nun üzerine oturduğu dal burası.****Durum böyleyken cemaat tabanının bu kadar büyük bir şok yaşaması ve söylenenleri kabulde bu kadar zorlanmasının nedeni ne peki?Çünkü onların gaye-i hayal haline getirdiği, ömrünü adadığı davada buna yer yoktu. Gülen’den yıllarca bunun tam tersini okumuş ve dinlemişti. Meriç’ten karşıya geçtikten sonra yakıp ısındığı odunların parasını oracığa bırakan insanlar topluluğuydu burası. Hal böyle iken Hareket içerisinden herhangi birinin bilerek ve isteyerek böyle bir suçu irtikap edebileceğini kabul edemiyorlar.“Bir hasbihal…” başlıklı yazısı ile bu dizinin kaleme alınmasına vesile olan Tr7/24 yazarı Alper Ender Fırat da aynı duygularla şu itirazı yapıyordu: “Allah da şahitti ki onlarca sınava giren çocuklarıma hiçbir zaman çalınmış bir soru gelmedi, ne benim çocuklarıma ne gazeteden tanıdığım insanların çocuklarına, ne yeğenlerime, ne akrabalarıma ne de benim herhangi bir şekilde tanıdığım birisine girdiği sınavın soruları önceden verilmemişti. Peki ben, çocuklarım ve kendisine herhangi bir soru verilmemiş hizmete sempati duyan yüzbinlerce genç bu günahı niye yüklensin, niye soru çalma ile anılsın ki?”Doğrudur. Gerçekten de cemaatin yüzde 90’ının soruları alması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta bundan haberdar dahi değiller.Geri kalanı da aslında kendi girdikleri sınavları kazanabilecek donanımda olmalarına rağmen gönül verip dava belledikleri bir yolda ‘daha iyi hizmet edeceğiz’ zehabı ile abileri tarafından kullanıldılar. Bu günaha alet edildiler. Kirletildiler.O yüzden bunun için ‘vicdan manüplasyonu’ tabirini kullanmıştım.Aynı zamanda ‘ahlakın manüplasyonu’…Yani normalde doğru kabul etmediği veya etmeyeceği bir şeyi, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ‘ahlakîleştirmek’…Gerçi burada diğer gruplar gibi cemaat de adı konmamış bir şekilde ‘ahlakın müphemliği’ üzerinden hareket ediyor ama… Bu kavramın sahibi Bauman bile tam olarak bunu söylemiyor olsa da ahlakın da doğrunun da birden fazla yorumu olabileceği görüşünden hareket eden bu tür gruplar, hukukun dışında bir çete gibi hareket eden devlet düzeni içerisinde, ahlakî seçimlerin göreceli olduğu düşüncesi ile soru çalma gibi suçlara cevaz verebildiler.Çünkü halktaki karşılığı binde sıfır sıfır bilmem kaçlarla ölçülen bir partinin lideri bile kendine yakın kadrolar için “Cumhuriyetçiler iş başında” diyebiliyordu. “Bizim arkadaşlarımız” dediği bazı askerler ve yargı mensupları ile devleti kendi tekellerinde görebiliyordu. Kimse de bunu sorun etmiyordu. Bu onlara doğuştan verilmiş bir hak gibiydi. Devletin kendisi yıllarca atamalar için etek boylarını ölçüp, adayın evindeki vitrinde içki şişeleri olup olmadığını araştırmadı mı? Kritik yerlere atanacak kişiler için mahalle bakkalından kapıcıya kadar sorgulama yaparak ailesinde başörtülü olup olmadığı hakkında bilgiler toplamadı mı?Bu devletin kendini korumak için öne koyduğu bir çeşit ‘ödev’se eğer, bu gruplar da işte kendi varlıklarını koruyabilmek için aynı ‘müphem’ alana sığındılar.Burada kendisi ahlaki ölçütlere ve hukuka göre hareket etmeyen devletin, kendi vatandaşlarını da benzer yöntemlere ittiği, dolayısıyla da onlara hukuk ile veya etik kurallarla yaptırımda bulunma yetkisinin olmadığı görüşü ile hareket ettiler. Ancak burada cemaat için aslında varoluşsal bir çelişki bulunuyor. Bu argümanlara sarılmakla, yaptıkları tahribatı ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıktığı diğer gruplar ile kendini eşitlemektedir. Muhalefet ettiği yöntemlerin aynısını, çok daha mahir bir şekilde kullanarak onların önüne geçmemekte, tam tersine onların da altına inmektedir. Çünkü yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ne modernitedir ne modernitenin ürettiği otoritedir; bizzat Hareket’in kendi kutsal referans kaynaklarıdır. Üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin kendisini belirsizleştiren, muğlaklaştıran, aşındıran bir hareket, en başta kendi durduğu yeri inkâr eden bir harekettir. Kendi kendini bağladığı ahlaki normları bizzat kendisi, kendisi adına ve kendisi yararına ihlal eden bir hareket, iddiasını nasıl sürdürebilir? Bu soruların cevabını vermek, cemaatin suça bulaşmamış olan masum ve kalabalık kitlesine düşer. ahmetdonmez.net

banner366

banner360

banner326